Ontoloji ilk bakışta çok masum görünür. Sanki yalnızca, bir şey nedir sorusunu sorar. Bir varlığın ne olduğunu, neye dayandığını, hangi mahiyete sahip olduğunu, nasıl tanımlanabileceğini araştırır. Fakat mesele özellilkle insan, canlı, beden, toplum, kimlik ve fark söz konusu olduğunda masum olmaktan çıkar. Çünkü, nedir sorusu, yalnızca betimleyici bir soru olmakla kalmaz, kolayca hüküm verici, sabitleyici ve kapatıcı bir soruya dönüşür. Bu insanın şu özelliği var demekle, bu insan budur demek aynı şey değildir. Tehlike tam bu geçişte başlar.
Burada ontolojiye yöneltiğim itiraz yalnızca var olanı
yanlış tanımlama biçimlerine değil, bizzat VARLIK kavramının kendi iç
mantığınadır, varlık en basit ve Parmenidesci
tanımıyla: Varlık doğmamıştır, yok olmaz, değişmez, bölünmez,
hareketsiz, kesintisiz, eksiksiz ve bütündür olandır. Mesela var olanı inkar
etmek değildir, mesele oluş halinde olanı, varlık adı altında donduran düşünme
biçiminedir. Çünkü varlık kavramı, çoğu zaman oluşu kendi akışı, ilişkileri ve
değişimi içinde düşünmekten çok, onu bir şeylik, bir sabitlik, bir kendilik,
bir özdeşlik içine alma eğilimi taşır. Bir şeye vardır dediğimiz anda, onu çoğu
zaman ilişkiler içinde beliren, değişen, dönüşen, başka şeylerle birlikte anlam
kazanan bir oluş olarak değil, kendi başına duran, kendiyle aynı kalan,
sınırları çizilmiş bir şey olarak düşünmeye başlarız. Sorun tamda burda başlar.
Bu yüzden itiraz, yaşanan, bedene, farka, ilişkiye, deneyime
yada oluşa değildir, itiraz bunların VARLIK kavramı altında kapatılmasına
yöneliktir. Çünkü varlık dili, oluşun açıklığını kendi üzerine kapatır.
İlişkiyi şeyleştirir, farkı kimliğe çevirir, süreci töze dönüştürür, bağlamı
doğa gibi gösterir, tarihsel olanı kaderleştirir. Böylece canlı olan, henüz
tamamlanmamış olan, başka türlü olabilecek olan şey, budur hükmüyle kapatılır.
Bu nedenle ontolojinin tehlikesi, yalnızca var olanı
düşünmesinde değildir. Var olanı sabit bir öz, değişmez bir mahiyet, doğal bir
kader gibi kurmasındandır. Bir şeyi ontolojikleştirmek, çoğu zaman onu
ilişkilerinden, tarihinden, bağlamından,
oluşundan ve değişebilirliğinden koparıp, zaten böyledir hükmüne teslim
etmektir. Böylece canlı bir fark, donmuş bir kimliğe, tarihsel bir durum, doğal
bir yazgıya, bağlamsal bir veri ise varlık hükmüne dönüşür.
Bu yüzden bu yazıda eleştirilen şey, farkın kendisi
değilidr. Kadın ile erkek arasında, bedenler arasında, ten renkleri arasında,
diller, kültürler, cinsiyetlenme biçimleri, sınıfsal konumlar, sağlık
durumları, yaşlar ve toplumsal roller arasında farklar vardır, yalnız bu
farklar gerçek farklar değildir tamamıyla
içine doğduğumuz yapının oluşturduğu kimliklerden kaynaklı suni
farklardır. Onun için mesele farkın varlığı değil farkın nasıl kurulduğudur.
Fark ilişki olarak kaldığında canlıdır, bağlama, tarihe, karşılaşmalara,
karşılıklıklara ve değişime açıktır. Ama fark ontolojikleştirildiğinde
hiyerarşikleşir. Artık, şu koşullarda böyle olmuş denmez, doğası budur denir,
bu ilişki içinde anlam kazanıyor denmez, varlığın hakikati budur denir., şu
anda şu ölçüte göre şu durum böyledir denmez, zaten böyledir denir.
Ölçüm ise bu sürecin en kritik araçlarından biridir. Çünkü
ölçüm ilk anda bilgi üretir gibi görünür. Bir insanın kilosu, kan değeri, sınav
puanı, zeka testi sonucu, üretkenliiği, performansı, bedenselözelliği, davranış
sıklığı, hastalık riski, psikolojik eğilimi yada toplumsal konumu ölçülebilir.
Fakat insan üzerindeki ölçüm ki bu en çok kavramlarla yapılır, taş üzerindeki
ölçüm gibi değildir. Bir taşın ağırlığını ölçtüğümüzde taş kendisini o ölçüme
göre yeniden kurmaz, ama insan ölçüldüğünde, o ölçüm insana geri döner. İnsan
kendisi hakkında üretilen ölçümü duyar, öğrenir, içselleştirir, ona direnmeye
çalışır, ona göre utanır, ona göre gurur duyar, ona göre dışlanır ve kabul
edilir. Bu nedenle insan üzerindeki ölçüm yalnızca dışsal bir veri üretmez,
insanın kendilik algısına, toplumsal yerine etki mümkünlük alanına etki eder.
Buradaki tehlike ölçümün ontolojiye dönüşmesindedir ki söz
konusu canlı yaşam olduğunda kaçınılmaz olarak ölçüm ontolojiye dönüşür ama
yukarıdada belirttiğim gibi bu ölçüm umumiyetle kavramlar aracılığı ile
yapılır. Ölçüm oluşun içinden bir kesit alır. Fakat bu kesit bir kesit olarak
kalmaz, varlık dili tarafından insanın ne olduğuna dair bir hükme dönüştürülür.
Bu beden şu tıbbi desteğe ihtiyaç duyuyor demek başka bir şeydir, bu beden
eksik, bozuk, kusurlu ya da normal dışıdır demek başka. Bu kişi şu koşullarda
yoksullaştırılmıştır demek başka bir şeydir, yoksul tembeldir, beceriksizdir,
kanaate layıktır demek başka. Bu topluluk belirli tarihsel koşullarda
sömürgeleştirilmiş, eğitimsiz bırakılmış, mülksüzleştirilmiştir demek başka bir
şeydir, bu halk geri, ilkel, yönetilmeye muhtaçtır demek başka. Bu insanın
davranışı şu siyasal bağlamda muhaliftir demek başka bir şeydir bu insan
tehdittir, sapmadır, güvenlik riskidir demek başka. Bu çocuğun şu testteki
performansı düşüktür demek başka bir şeydir, bu çocuk düşük zekâlıdır,
kapasitesi budur, geleceği buraya kadardır demek başka. Bu işçi şu üretim
düzeninde şu kadar çıktı üretmiştir demek başka bir şeydir, bu insan
verimsizdir, değersizdir, sistem için yük haline gelmiştir demek başka. Bu
bedenin kilosu, kan değeri, hareket kapasitesi, yaşı veya hastalık riski şudur
demek başka bir şeydir, bu beden sağlıksız, başarısız, iradesiz, yük ya da
anormaldir demek başka. Birinciler bağlamsal ölçümler, ikinciler ise ontolojik
hükümlerdir. Birinciler belirli bir durumu gösterir, ikinciler insanın
varlığını tanımlar. Birinciler değişime açıktır, ikinciler kader üretir.
İktidarın en sevdiği dönüşümde budur, ölçüm kimliği öze, özü
kadere çevirmek. Önce suni bir fark belirlenir, sonra oluşturulan bu suni fark
ölçülür, ölçüldükten sonra sınıflandırılır/ayrıştırılır (iktidar bu
ayrıştırmayı pek sever), sonra norm konur, sonra normdan sapana ad verilir.
Sonra bu ad kimlik olur ve bu kimlik öz gibi sunulur. Artık o öze göre muamele
meşrulaşmıştır, “ONTOLOJİNİN FAŞİST DÜNYASINA HOŞ GELDİNİZ”. Böylece ölçüm
artık yalnızca bilgi üretmez, insanları yerlerine yerleştiren bir iktidar tekniği
haline gelir.
Irkçılık bunun en açık örneklerinden biridir. Ten rengi, saç
yapısı, yüz biçimi,coğrafi köken yada soy anlatıları gibi farklar tarihsel,
bedensel ve toplumsal düzeyde var olabilir. Ama bu farklar ölçülüp
sınıflandırıldıktan sonra, ırksal öz diye kurulursa ki maalesef kuruluyor,
artık farktan değil, ontolojik hapisten söz ederiz. Modern ırkçılığın mantığı
tamda böyle çalışır. İnsanlar farklı görünümlere, farklı tarihsel deneyimlere,
farklı çoğrafi kökenlere sahip varlıklar olarak değil, farklı varlık türleriymiş
gibi kurulur. Ölçüm burada bir hapishane mantığında çalışır. Kafatası ölçümü,
ten rengi skalası, kan, soy, genetik oran, etnik saflık gibi araçlar insanı
açıklamaz, insanı bir özün içine hapseder.
Cinsiyetciliktede aynı mekanizma işler. “Kadın beni ile
erkek bedeni arsındaki bazı biyolojik farklar” cümlesi belirli düzeyde
betimleyici olabilir. Ama kadının özü budur, erkeğin özü budur, kadınlar
duygusaldır, erkek rasyoneldir, kadının yeri şudur, erkeğin görevi budur
denildiğinde ölçüm ve fark ontolojiye dönüşür. Artık tarihsel roller, ekonomik
düzeni aile yapısı, emek bölümü, din, hukuk, eğitim ve kültür görünmez hale
gelir. Geriye sözde değişmez bir kadın özü ve erkek özü kalır. Böylece
toplumsal olarak kurulmuş roller bir özmüş gibi sunulur.
Burada ontolojinin en büyük tehlikesi, zorbalığı doğal
görmesidir. Açık baskı dışarıdan gelir, ontolojik baskı ise ne olduğu hakkında
hüküm vererek insan ne olduğu hakkında hüküm vererek kendisi üzerinde bir baskı
ve kendi kendini kontrol etmesine neden olur, yani ontoloji insanı kendi
kendinin gardiyanı halinede getirir. Yasa bunu yapma der, ontoloji sen busun
der. Bu ikinci cümle çoğu zaman daha derindir, çünkü insanı yalnızca
sınırlandırmaz, ona kendi sınırını kendi özüymüş gibi kabul ettirir. Kadına ev içi
rol verilir ve özü budur denir, erkeğe savaşçı rekabetçi sert bir rol verilir
ve özü budur denir, yoksula itaat ve kanaat öğütlenir ve kaderi/özü budur
denir, sömürgeleştirilene medenileşme uygulanır ve özü budur denilir, farklı
cinselliğe sahip olana sapma, normal dışı denir (Bknz. Alan Turing),
ırsallaştırılan guruba aşağı statü verilir ve özü budur denilir.
Bu yüzden ontoloji iktidarın elinde yalnızca bir düşünme
biçimi değildir, yönetme tekniğidir. Çünkü iktidar toplumu bölmeden,
sınıflandırmadan, ölçmeden ve adlandırıp kimliklendirmeden yönetemez. Ama
çıplak sınıflandırma yetmez. Sınıflandırmanın meşru gözükmesi gerekir. İşte
ontoloji burada devreye girer, insanlara verilen yer sanki tarihsel ve siyasal
bir düzenlemenin sonucu değilde onların varlığının doğal sonucuymuş gibi
gösterilir. Böylece yönetim dışsal bir baskı olarak değil, içsel/özsel bir
yerleştirme olarak görülür.
Oysa insan ölçülebilir yanları olan ama ölçüme sığmayan bir
OLUŞTUR. Bir insanın kilosu vardır ama insan kilosu değildir, bir insanın
tanısı olabilir ama insan tanısı değildir, bir insan bedensel, psikolojik,
toplumsal, ekonomik, kültürel özellikleri vardır ama ama insan bu özelliklerin
herhangi birine indirgenemez. İktidarın yaptığı şey, insanın sahip olduğu
özellikle insanın olduğu varsayılan şey arasındaki farkı silmektir yani
değişime ve ilişkiye kapatmaktır, tıpkı Parmenides gibi.
Bu silme işlemi ölçümün ontolojikleşmesidir. Ölçüm şu kadar
diye başlar, ontoloji bu ölçümün sonucu sen busun diye bitirir. Ölçüm şu anda
şu bağlamda, şu ölçüte göre demelidir. Ontoloji ise çoğu zaman bu ölçümü alır,
bağlamı siler ve böylesin der. Bütün felaket bu geçiştedir, şu andadan, zatene
geçiş, şu bağlamdadan, özü gereğine geçiş, bu ilişki içinden, özü itibarıylaya
geçiş.
Bu yüzden ontolojiye yöneltilen itiraz, VARLIK hakkında daha
dikkatli konuşma çağrısından ibaret değildir. İtiraz daha köktendir, VARLIK
kavramının kendisi, OLUŞU sabitleme ve kendi üzerine kapatma eğilimi taşır.
VARLIK dili, yaşananı bir süreç olarak değil, bir şey olarak düşünmeye zorlar.
Oysa insan ilişkiler içinde ve bağlamda kurulur, bedeniyle deneyimler, diliyle
anlamlandırır, toplumsal bağlamlarla biçimlenir, karşılaşmalarla dönüşür (bknz.
Transdüksiyon) ve kendine verilen tanımlardan taşar.
Bu nedenle ontoloji doğru kullanılırsa sorun kalmaz meselesi
değildir, çünkü ontolojide kaçınılmaz olarak sırtınızı Parmenidese yaslamak
zorundasınızdır. Dolayısı ile sorun ontolojinin kötüye kullanılması değil,
VARLIK kavramının OLUŞUN üstüne kapanma eğilimidir. VARLIK kavramı, budur
dediği anda OLUŞun henüz bitmedi diyen açıklığını bastırır. İnsan hakkında
kurulan her nihai VARLIK cümlesi, insanın başka türlü olma imkanını azaltır.
İnsan budur dediğimiz anda, insanın OLUŞunu, değişimini, ilişkilerini, tarihini,
bağlamını ve kaçış imkanını kapatma riski taşırız.
Bu nedenle VARLIK diliyle düşünmek çok riskli ve
tehlikelidir. Çünkü VARLIK diliyle düşündüğümüzde tamamlanmışlık,
tanımlanabilir, sınırları çizilebilir, bir şey düşünmeye başlarız. Oysa OLUŞta
bir tamamlanmışlık yoktur, OLUŞ kendi üstüne kapanmaz,bir OLUŞ kendisine
verilen adlardan, ölçümlerden, kimliklerden, normlardan ve rollerden taşar.
Tamda bu taşma canlılığı ve sürekli değişimi
gösterir “panta rhei”. Dolayısıla insan budur dendiği anda bile, o budur
hükmünden kaçabilen bir oluştur.
Ontoloji bu yüzden insan söz konusu olduğunda bir hakikat
(hakikat konusunda beni tanıyanlar pozisyonumu bildiği için açıklama gereği
duymuyorum) arayışı olmaktan çıkıp genelde kapatma tekniğinine dönüşebilir.
Hatta daha keskin söylemek gerekir, ontoloji varlık kavramı üzerinden düşündüğü
sürece, kapatma tekniğine dönüşebilir değil, direk kapatma tekniğine dönüşür. İnsan açık bir oluştur. İlişkiseldir,
bağlamsaldır, etkilenir ve etkiler bundan dolayı değişir ve değişime katkı
sunar yani başka türlü olabilir. Ontolojik hüküm ise bu oluşu keser ve BUDUR
üstünden insanın bir durumu VARLIK temelli bir öze çevrilir.
Bu nedenle ontolojiye yönelik bu itirazım düşünmeyi red
etmek değildir, tam tersine düşünceyi varlığın kapatıcı dilinden, aslında
itiraf edeyim varlığın kendisinden kurtarmaya çalışmaktır. Çünkü düşünmek,
insanı bir özün içine kapat değil, onun ilişkilerini, oluşunui değişimini,
açıklığını görebilmektir. VARLIK dili BUDUR der, OLUŞ ise HENÜZ BİTMEDİ der.
İnsan hakkında düşünmenin ETİK sorumluluğu HENÜZ BİTMEDİ çıklığını yani FARKI
koruyabilmektir.
Ontoloji bu açıklığı kapattığında iktidarın en sert
biçimlerinden biti haline gelir. Çünkü insanı yalnızca yönetmez, one ne
olduğunu söyleyerek kendi kendinin gardiyanı yada bekçisi haline getirir. .ünkü
insan bir zaman sonra kendisini söylenen bir şey sanmaya başlar. En tehlikeli
yer burasıdır, baskının dışarıdan gelmesi değil, insanın kendisini iktidarın
tanımıyla düşünmeye başlamasıdır. İktidarın zaferi,insanın kendine yapıştırılan
ölçümü, kimliği ve özü kendi hakikati sanmasıdır.
Bu nedenle ölçümün etik sınırıda burada belirir. Ölçüm
bağlamsal kalmalıdır. Bu öçlüm şu anda, şu amaçla, şu yöntemle, şu sınırlılıkla
yapılmıştır, inanın bütün zaman ve mekanlarına dair bir hüküm değildir
denebilmelidir. İnsanı kapatmaya, sınıflandırmaya, hiyerarşikleştirmeye,
damgalamaya ve kaderleştirmeye başladığında bilgi olmaktan çıkar, iktidar olur.
Ontoloji tehlikelidir, çünkü çoğu zaman farkı ilişki olarak
değil, VARLIK olarak kurar. Ölçüm tehlikelidir, çünkü çoğu zaman bağlamsal
veriyi kimliğe dönüştürür. İkisi birleştiğinde insan şunu söyler, SEN BUSUN.
Buna karşı düşüncenin görevi şunu söylemektir, HAYIR, İNSAN BUNDAN İBARET
DEĞİLDİR, İNSAN KENDİSİNE YAPIŞTIRILAN ÖLÇÜMDEN, KİMLİKTEN, ÖZDEN VE KADERDEN
FAZLASIDIR.
Unutmayın Parmenides, Heraklitos kapısını çalmak zorundadır,
ama Heraklitos kimsenin kapısını çalma gereği duymaz
Not: Kişisel kanaatimce ontoloji denen alan aslında
teolojidir ama buda başka bir zamanın konusu olsun
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder