11 Haziran 2026 Perşembe

ONTOLOJİ NEDEN TEHLİKELİDİR.

 

Ontoloji ilk bakışta çok masum görünür. Sanki yalnızca, bir şey nedir sorusunu sorar. Bir varlığın ne olduğunu, neye dayandığını, hangi mahiyete sahip olduğunu, nasıl tanımlanabileceğini araştırır. Fakat mesele özellilkle insan, canlı, beden, toplum, kimlik ve fark söz konusu olduğunda masum olmaktan çıkar. Çünkü, nedir sorusu, yalnızca betimleyici bir soru olmakla kalmaz, kolayca hüküm verici, sabitleyici ve kapatıcı bir soruya dönüşür. Bu insanın şu özelliği var demekle, bu insan budur demek aynı şey değildir. Tehlike tam bu geçişte başlar.

Burada ontolojiye yöneltiğim itiraz yalnızca var olanı yanlış tanımlama biçimlerine değil, bizzat VARLIK kavramının kendi iç mantığınadır, varlık en basit ve Parmenidesci  tanımıyla: Varlık doğmamıştır, yok olmaz, değişmez, bölünmez, hareketsiz, kesintisiz, eksiksiz ve bütündür olandır. Mesela var olanı inkar etmek değildir, mesele oluş halinde olanı, varlık adı altında donduran düşünme biçiminedir. Çünkü varlık kavramı, çoğu zaman oluşu kendi akışı, ilişkileri ve değişimi içinde düşünmekten çok, onu bir şeylik, bir sabitlik, bir kendilik, bir özdeşlik içine alma eğilimi taşır. Bir şeye vardır dediğimiz anda, onu çoğu zaman ilişkiler içinde beliren, değişen, dönüşen, başka şeylerle birlikte anlam kazanan bir oluş olarak değil, kendi başına duran, kendiyle aynı kalan, sınırları çizilmiş bir şey olarak düşünmeye başlarız. Sorun tamda burda başlar.

Bu yüzden itiraz, yaşanan, bedene, farka, ilişkiye, deneyime yada oluşa değildir, itiraz bunların VARLIK kavramı altında kapatılmasına yöneliktir. Çünkü varlık dili, oluşun açıklığını kendi üzerine kapatır. İlişkiyi şeyleştirir, farkı kimliğe çevirir, süreci töze dönüştürür, bağlamı doğa gibi gösterir, tarihsel olanı kaderleştirir. Böylece canlı olan, henüz tamamlanmamış olan, başka türlü olabilecek olan şey, budur hükmüyle kapatılır.

Bu nedenle ontolojinin tehlikesi, yalnızca var olanı düşünmesinde değildir. Var olanı sabit bir öz, değişmez bir mahiyet, doğal bir kader gibi kurmasındandır. Bir şeyi ontolojikleştirmek, çoğu zaman onu ilişkilerinden, tarihinden,  bağlamından, oluşundan ve değişebilirliğinden koparıp, zaten böyledir hükmüne teslim etmektir. Böylece canlı bir fark, donmuş bir kimliğe, tarihsel bir durum, doğal bir yazgıya, bağlamsal bir veri ise varlık hükmüne dönüşür.

Bu yüzden bu yazıda eleştirilen şey, farkın kendisi değilidr. Kadın ile erkek arasında, bedenler arasında, ten renkleri arasında, diller, kültürler, cinsiyetlenme biçimleri, sınıfsal konumlar, sağlık durumları, yaşlar ve toplumsal roller arasında farklar vardır, yalnız bu farklar gerçek farklar değildir tamamıyla  içine doğduğumuz yapının oluşturduğu kimliklerden kaynaklı suni farklardır. Onun için mesele farkın varlığı değil farkın nasıl kurulduğudur. Fark ilişki olarak kaldığında canlıdır, bağlama, tarihe, karşılaşmalara, karşılıklıklara ve değişime açıktır. Ama fark ontolojikleştirildiğinde hiyerarşikleşir. Artık, şu koşullarda böyle olmuş denmez, doğası budur denir, bu ilişki içinde anlam kazanıyor denmez, varlığın hakikati budur denir., şu anda şu ölçüte göre şu durum böyledir denmez, zaten böyledir denir.

Ölçüm ise bu sürecin en kritik araçlarından biridir. Çünkü ölçüm ilk anda bilgi üretir gibi görünür. Bir insanın kilosu, kan değeri, sınav puanı, zeka testi sonucu, üretkenliiği, performansı, bedenselözelliği, davranış sıklığı, hastalık riski, psikolojik eğilimi yada toplumsal konumu ölçülebilir. Fakat insan üzerindeki ölçüm ki bu en çok kavramlarla yapılır, taş üzerindeki ölçüm gibi değildir. Bir taşın ağırlığını ölçtüğümüzde taş kendisini o ölçüme göre yeniden kurmaz, ama insan ölçüldüğünde, o ölçüm insana geri döner. İnsan kendisi hakkında üretilen ölçümü duyar, öğrenir, içselleştirir, ona direnmeye çalışır, ona göre utanır, ona göre gurur duyar, ona göre dışlanır ve kabul edilir. Bu nedenle insan üzerindeki ölçüm yalnızca dışsal bir veri üretmez, insanın kendilik algısına, toplumsal yerine etki mümkünlük alanına etki eder.

Buradaki tehlike ölçümün ontolojiye dönüşmesindedir ki söz konusu canlı yaşam olduğunda kaçınılmaz olarak ölçüm ontolojiye dönüşür ama yukarıdada belirttiğim gibi bu ölçüm umumiyetle kavramlar aracılığı ile yapılır. Ölçüm oluşun içinden bir kesit alır. Fakat bu kesit bir kesit olarak kalmaz, varlık dili tarafından insanın ne olduğuna dair bir hükme dönüştürülür. Bu beden şu tıbbi desteğe ihtiyaç duyuyor demek başka bir şeydir, bu beden eksik, bozuk, kusurlu ya da normal dışıdır demek başka. Bu kişi şu koşullarda yoksullaştırılmıştır demek başka bir şeydir, yoksul tembeldir, beceriksizdir, kanaate layıktır demek başka. Bu topluluk belirli tarihsel koşullarda sömürgeleştirilmiş, eğitimsiz bırakılmış, mülksüzleştirilmiştir demek başka bir şeydir, bu halk geri, ilkel, yönetilmeye muhtaçtır demek başka. Bu insanın davranışı şu siyasal bağlamda muhaliftir demek başka bir şeydir bu insan tehdittir, sapmadır, güvenlik riskidir demek başka. Bu çocuğun şu testteki performansı düşüktür demek başka bir şeydir, bu çocuk düşük zekâlıdır, kapasitesi budur, geleceği buraya kadardır demek başka. Bu işçi şu üretim düzeninde şu kadar çıktı üretmiştir demek başka bir şeydir, bu insan verimsizdir, değersizdir, sistem için yük haline gelmiştir demek başka. Bu bedenin kilosu, kan değeri, hareket kapasitesi, yaşı veya hastalık riski şudur demek başka bir şeydir, bu beden sağlıksız, başarısız, iradesiz, yük ya da anormaldir demek başka. Birinciler bağlamsal ölçümler, ikinciler ise ontolojik hükümlerdir. Birinciler belirli bir durumu gösterir, ikinciler insanın varlığını tanımlar. Birinciler değişime açıktır, ikinciler kader üretir.

İktidarın en sevdiği dönüşümde budur, ölçüm kimliği öze, özü kadere çevirmek. Önce suni bir fark belirlenir, sonra oluşturulan bu suni fark ölçülür, ölçüldükten sonra sınıflandırılır/ayrıştırılır (iktidar bu ayrıştırmayı pek sever), sonra norm konur, sonra normdan sapana ad verilir. Sonra bu ad kimlik olur ve bu kimlik öz gibi sunulur. Artık o öze göre muamele meşrulaşmıştır, “ONTOLOJİNİN FAŞİST DÜNYASINA HOŞ GELDİNİZ”. Böylece ölçüm artık yalnızca bilgi üretmez, insanları yerlerine yerleştiren bir iktidar tekniği haline gelir.

Irkçılık bunun en açık örneklerinden biridir. Ten rengi, saç yapısı, yüz biçimi,coğrafi köken yada soy anlatıları gibi farklar tarihsel, bedensel ve toplumsal düzeyde var olabilir. Ama bu farklar ölçülüp sınıflandırıldıktan sonra, ırksal öz diye kurulursa ki maalesef kuruluyor, artık farktan değil, ontolojik hapisten söz ederiz. Modern ırkçılığın mantığı tamda böyle çalışır. İnsanlar farklı görünümlere, farklı tarihsel deneyimlere, farklı çoğrafi kökenlere sahip varlıklar olarak değil, farklı varlık türleriymiş gibi kurulur. Ölçüm burada bir hapishane mantığında çalışır. Kafatası ölçümü, ten rengi skalası, kan, soy, genetik oran, etnik saflık gibi araçlar insanı açıklamaz, insanı bir özün içine hapseder.

Cinsiyetciliktede aynı mekanizma işler. “Kadın beni ile erkek bedeni arsındaki bazı biyolojik farklar” cümlesi belirli düzeyde betimleyici olabilir. Ama kadının özü budur, erkeğin özü budur, kadınlar duygusaldır, erkek rasyoneldir, kadının yeri şudur, erkeğin görevi budur denildiğinde ölçüm ve fark ontolojiye dönüşür. Artık tarihsel roller, ekonomik düzeni aile yapısı, emek bölümü, din, hukuk, eğitim ve kültür görünmez hale gelir. Geriye sözde değişmez bir kadın özü ve erkek özü kalır. Böylece toplumsal olarak kurulmuş roller bir özmüş gibi sunulur.

Burada ontolojinin en büyük tehlikesi, zorbalığı doğal görmesidir. Açık baskı dışarıdan gelir, ontolojik baskı ise ne olduğu hakkında hüküm vererek insan ne olduğu hakkında hüküm vererek kendisi üzerinde bir baskı ve kendi kendini kontrol etmesine neden olur, yani ontoloji insanı kendi kendinin gardiyanı halinede getirir. Yasa bunu yapma der, ontoloji sen busun der. Bu ikinci cümle çoğu zaman daha derindir, çünkü insanı yalnızca sınırlandırmaz, ona kendi sınırını kendi özüymüş gibi kabul ettirir. Kadına ev içi rol verilir ve özü budur denir, erkeğe savaşçı rekabetçi sert bir rol verilir ve özü budur denir, yoksula itaat ve kanaat öğütlenir ve kaderi/özü budur denir, sömürgeleştirilene medenileşme uygulanır ve özü budur denilir, farklı cinselliğe sahip olana sapma, normal dışı denir (Bknz. Alan Turing), ırsallaştırılan guruba aşağı statü verilir ve özü budur denilir.

Bu yüzden ontoloji iktidarın elinde yalnızca bir düşünme biçimi değildir, yönetme tekniğidir. Çünkü iktidar toplumu bölmeden, sınıflandırmadan, ölçmeden ve adlandırıp kimliklendirmeden yönetemez. Ama çıplak sınıflandırma yetmez. Sınıflandırmanın meşru gözükmesi gerekir. İşte ontoloji burada devreye girer, insanlara verilen yer sanki tarihsel ve siyasal bir düzenlemenin sonucu değilde onların varlığının doğal sonucuymuş gibi gösterilir. Böylece yönetim dışsal bir baskı olarak değil, içsel/özsel bir yerleştirme olarak görülür.

Oysa insan ölçülebilir yanları olan ama ölçüme sığmayan bir OLUŞTUR. Bir insanın kilosu vardır ama insan kilosu değildir, bir insanın tanısı olabilir ama insan tanısı değildir, bir insan bedensel, psikolojik, toplumsal, ekonomik, kültürel özellikleri vardır ama ama insan bu özelliklerin herhangi birine indirgenemez. İktidarın yaptığı şey, insanın sahip olduğu özellikle insanın olduğu varsayılan şey arasındaki farkı silmektir yani değişime ve ilişkiye kapatmaktır, tıpkı Parmenides gibi.

Bu silme işlemi ölçümün ontolojikleşmesidir. Ölçüm şu kadar diye başlar, ontoloji bu ölçümün sonucu sen busun diye bitirir. Ölçüm şu anda şu bağlamda, şu ölçüte göre demelidir. Ontoloji ise çoğu zaman bu ölçümü alır, bağlamı siler ve böylesin der. Bütün felaket bu geçiştedir, şu andadan, zatene geçiş, şu bağlamdadan, özü gereğine geçiş, bu ilişki içinden, özü itibarıylaya geçiş.

Bu yüzden ontolojiye yöneltilen itiraz, VARLIK hakkında daha dikkatli konuşma çağrısından ibaret değildir. İtiraz daha köktendir, VARLIK kavramının kendisi, OLUŞU sabitleme ve kendi üzerine kapatma eğilimi taşır. VARLIK dili, yaşananı bir süreç olarak değil, bir şey olarak düşünmeye zorlar. Oysa insan ilişkiler içinde ve bağlamda kurulur, bedeniyle deneyimler, diliyle anlamlandırır, toplumsal bağlamlarla biçimlenir, karşılaşmalarla dönüşür (bknz. Transdüksiyon) ve kendine verilen tanımlardan taşar.

Bu nedenle ontoloji doğru kullanılırsa sorun kalmaz meselesi değildir, çünkü ontolojide kaçınılmaz olarak sırtınızı Parmenidese yaslamak zorundasınızdır. Dolayısı ile sorun ontolojinin kötüye kullanılması değil, VARLIK kavramının OLUŞUN üstüne kapanma eğilimidir. VARLIK kavramı, budur dediği anda OLUŞun henüz bitmedi diyen açıklığını bastırır. İnsan hakkında kurulan her nihai VARLIK cümlesi, insanın başka türlü olma imkanını azaltır. İnsan budur dediğimiz anda, insanın OLUŞunu, değişimini, ilişkilerini, tarihini, bağlamını ve kaçış imkanını kapatma riski taşırız.

Bu nedenle VARLIK diliyle düşünmek çok riskli ve tehlikelidir. Çünkü VARLIK diliyle düşündüğümüzde tamamlanmışlık, tanımlanabilir, sınırları çizilebilir, bir şey düşünmeye başlarız. Oysa OLUŞta bir tamamlanmışlık yoktur, OLUŞ kendi üstüne kapanmaz,bir OLUŞ kendisine verilen adlardan, ölçümlerden, kimliklerden, normlardan ve rollerden taşar. Tamda bu taşma canlılığı ve sürekli değişimi  gösterir “panta rhei”. Dolayısıla insan budur dendiği anda bile, o budur hükmünden kaçabilen bir oluştur.

Ontoloji bu yüzden insan söz konusu olduğunda bir hakikat (hakikat konusunda beni tanıyanlar pozisyonumu bildiği için açıklama gereği duymuyorum) arayışı olmaktan çıkıp genelde kapatma tekniğinine dönüşebilir. Hatta daha keskin söylemek gerekir, ontoloji varlık kavramı üzerinden düşündüğü sürece, kapatma tekniğine dönüşebilir değil, direk kapatma tekniğine dönüşür.  İnsan açık bir oluştur. İlişkiseldir, bağlamsaldır, etkilenir ve etkiler bundan dolayı değişir ve değişime katkı sunar yani başka türlü olabilir. Ontolojik hüküm ise bu oluşu keser ve BUDUR üstünden insanın bir durumu VARLIK temelli bir öze çevrilir.

Bu nedenle ontolojiye yönelik bu itirazım düşünmeyi red etmek değildir, tam tersine düşünceyi varlığın kapatıcı dilinden, aslında itiraf edeyim varlığın kendisinden kurtarmaya çalışmaktır. Çünkü düşünmek, insanı bir özün içine kapat değil, onun ilişkilerini, oluşunui değişimini, açıklığını görebilmektir. VARLIK dili BUDUR der, OLUŞ ise HENÜZ BİTMEDİ der. İnsan hakkında düşünmenin ETİK sorumluluğu HENÜZ BİTMEDİ çıklığını yani FARKI koruyabilmektir.

Ontoloji bu açıklığı kapattığında iktidarın en sert biçimlerinden biti haline gelir. Çünkü insanı yalnızca yönetmez, one ne olduğunu söyleyerek kendi kendinin gardiyanı yada bekçisi haline getirir. .ünkü insan bir zaman sonra kendisini söylenen bir şey sanmaya başlar. En tehlikeli yer burasıdır, baskının dışarıdan gelmesi değil, insanın kendisini iktidarın tanımıyla düşünmeye başlamasıdır. İktidarın zaferi,insanın kendine yapıştırılan ölçümü, kimliği ve özü kendi hakikati sanmasıdır.

Bu nedenle ölçümün etik sınırıda burada belirir. Ölçüm bağlamsal kalmalıdır. Bu öçlüm şu anda, şu amaçla, şu yöntemle, şu sınırlılıkla yapılmıştır, inanın bütün zaman ve mekanlarına dair bir hüküm değildir denebilmelidir. İnsanı kapatmaya, sınıflandırmaya, hiyerarşikleştirmeye, damgalamaya ve kaderleştirmeye başladığında bilgi olmaktan çıkar, iktidar olur.

Ontoloji tehlikelidir, çünkü çoğu zaman farkı ilişki olarak değil, VARLIK olarak kurar. Ölçüm tehlikelidir, çünkü çoğu zaman bağlamsal veriyi kimliğe dönüştürür. İkisi birleştiğinde insan şunu söyler, SEN BUSUN. Buna karşı düşüncenin görevi şunu söylemektir, HAYIR, İNSAN BUNDAN İBARET DEĞİLDİR, İNSAN KENDİSİNE YAPIŞTIRILAN ÖLÇÜMDEN, KİMLİKTEN, ÖZDEN VE KADERDEN FAZLASIDIR.

Unutmayın Parmenides, Heraklitos kapısını çalmak zorundadır, ama Heraklitos kimsenin kapısını çalma gereği duymaz

Not: Kişisel kanaatimce ontoloji denen alan aslında teolojidir ama buda başka bir zamanın konusu olsun

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

ONTOLOJİ NEDEN TEHLİKELİDİR.

  Ontoloji ilk bakışta çok masum görünür. Sanki yalnızca, bir şey nedir sorusunu sorar. Bir varlığın ne olduğunu, neye dayandığını, hangi ma...