Homo Sapiens Kavramına dair Bilgi Notu ve Gerekçelendirme : Homo sapiens teriminde Homo insan, sapiens ise bilen yada bilge anlamına gelir. Fakat ben bu adlandırmanın felsefi olarak doğrudan bilen/bilge insan şeklinde anlaşılmasına tam anlamıyla katılamıyorum. Çünkü biz, örneğin vahşi çocuk vakalarındaki çocuklara da biyolojik olarak Homo sapiens demekteyiz. Halbuki bu çocuklarda dil gelişimi gerçekleşmediğinde, buna bağlı olarak soyutlama yeteneği ve dilsel simgesel öz farkındalık da oluşmamaktadır. Bu nedenle Homo sapiens = bilen/bilge insan çevirisi, biyolojik tür aidiyeti ile insani gerçekleşme düzeyini birbirine karıştırmaktadır. Bu yazıda Homo sapiens kavramı bilge/bilen insan anlamında değil, tamamen biyolojik açıdan, çıplak hayat, canlılık ve en temel yaşamsal dürtüler düzeyinde, yani indirgenmiş bir düzeyde ele alınmıştır. Çünkü bir canlıya salt biyolojik tür aidiyetinden ötürü bilge yada bilen demek, felsefi bir tembelliktir. Bilgelik yada bilme, yalnızca genetik ve biyolojik bir veriliş değildir dil, soyutlama, ilişki, anlam ve öz farkındalık içinde gerçekleşen insani bir düzeydir. Evet, bu düzeyin temelinde biyolojik potansiyelimiz yatar, fakat bu özellikler bize tamamlanmış ve verili olarak gelmez. Bunlar, ancak insan topluluklarıyla ilişkiye girdiğimizde gerçekleşen potansiyellerdir. Homo sapiens kavramı ise sanki bu özellikler baştan veriliymiş gibi görünen bir adlandırmadır.
BÖLÜM 1
Homo sapiens ve insan aynı şey değildir. Homo sapiens
biyolojinin kavramıdır, tür adıdır. Genetik, anatomik, evrimsel ve fizyolojik
bir sınıflandırmaya işaret eder. İnsan ise yalnızca biyolojik bir türün adı
değildir. İnsan, homo sapiens zemininden çıkan fakat onu aşan bir oluş
tarzıdır. Bu aşama insanın bedensiz, doğasız yada biyolojiden kopuk bir oluş
olması anlamına gelmez. Tersine insan,
biyolojik zeminden hareketle anlam kurabilen, kendisine dönebilen, kendisini
soru konusu yapabilen, ölümlülüğünü bilen, gelecek tasarlayabilen, geçmişi
taşıyabilen, değer üretebilen, umut edebilen ve başkasıyla yalnızca temas değil
ilişki kurabilen bir oluştur.
Bu yüzden insan, homo sapiensi aşar dediğimizde, burada
biyolojik bir aşmadan değil, oluşsal ve anlam kurucu bir aşmadan söz
edebiliriz. İnsan yalnızca yaşayan bir organizma değildir. Yaşadığını
anlamlandıran, kendisine ve dünyaya mesafe alabilen, henüz olmayanı
düşünebilen, yokluğu duyumsayabilen, olanla yetinmeyip mümkün olanı arayabilen
bir oluştur. Homo sapiens canlıdır, insan ise bu canlılığın içinden anlam,
değer, sorumluluk ve simgesel dünya kurabilen bir oluştur.
İnsani homo sapiensten ayıran yetilerden birisi soyutlama
yetisidir. İnsan yalnızca gördüğüne, duyduğuna, dokunduğuna tepki veren bir
canlı değildir. İnsan, adalet, özgürlük, umut, aşk, sadakat, sorumluluk, ölüm,
anlam gibi doğrudan maddi karşılığı olmayan kavramlarla yaşayabilir. Bu
kavramlar insanın dünyasını genişletir. İnsan bu sayede çıplak/primitif
biyolojik oluşunun ötesine geçer. Yalnızca primitif bir iç güdü olan hayatta
kalmayı değil, nasıl yaşanması gerektiğini sorar, yalnızca güçlü olmayı değil,
haklı olup olmamayı sorar vb.
Bu nedenle soyutlama, insan beynin bir yan ürünü değildir.
Soyutlama insan beyninin dünyayı yalnızca uyarı tepki düzeyinde değil, örüntü,
süreklilik, ilişki ve imkan düzeyinde kurmasının asli sonucudur. İnsan beyni
yalnızca verileri kaydetmez, bağlantılar kurar, anlam alanı üretir, olmayanı
tasarlar ve olanı aşar. Bu yüzden soyutlama insan bilincinin süsü değil, kurucu
işlevidir. İnsan soyutladığı için primitif
doğasının içinde olan bir oluş olmaktan çıkar, kendisine, başkasına,
topluma, ölüme ve geleceğe ilişkin bir dünya kurar.
Fakat burada büyük bir tehlike başlar. Çünkü insanı insan
yapan soyutlama aynı zamanda insanı mahvedebilen bir şeye dönüşebilir. Soyut
kavramlar insanı özgürleştirebildiği gibi insanı hapsedebilirde. Bir kavram
başlangıçta dünyayı anlamak için kuruluk, fakat zamanla dünyayı yönetmenin,
sınıflandırmanın, farkı bastırmanın, suni farklar oluşturmanın ve sabitlemenin
aracına dönüşebilir. İşte tam burda soyutlamanın ontolojikleşme tehlikesi
ortaya çıkar.
Soyutlamanın ontolojikleşmesi, bir kavramın artık yalnızca
açıklayıcı bir araç olmaktan çıkıp varlık haline dönüşüp, kendisi hakkında
kesin hüküm vermesidir. Başlangıçta insan deneyimini anlamak için kullanılan
bir kavram, zamanla insanın ne olduğunu belirleyen değişmez bir öz gibi
davranmaya başlar. Kavram artık insanı anlamaya çalışmaz, insanı kendi içine
kapatır. Başarı, normal, zeka, verimlilik, uyum medeniyet, ırk, milleti piyasa
devlet, ahlak, kamuyararı gibi soyutlamalar bu tehlikeyi taşıyabilir. Bu kavramlarım
her biri belirli bağlamlarda anlamlı olabilir. Fakat ontolojikleştiklerinde
insan canlılığını, çoğulluğunu, farkı, oluş halini ezerler.
Burada sorun soyutlamanın kendisi değildir. Sorun
soyutlamanın kendisinin hakikat olarak dayatılmasıdır. Soyutlama bir pencere
olmaktan çıkıp duvara dönüştüğünde tehlikelidir. İnsan dünyayı
soyutlamalarından elde ettiği kavramlarla anlamaya çalışır, bu kaçınılmazdır.
Fakat kavram, anlamaya çalıştığı canlı oluşu sabitlediğinde, düşünmenin değil,
iktidarın aracına dönüşür. Artık kavram insan oluşuna eşlik etmez, ona hükmeder
ve artık insan kavramla anlaşılmaz, kavrama uydurulan bir şeye dönüşür.
Bu durum ölçümde de görülür. Ölçüm başta belirli bir olguyu
anlamak, karşılaştırmak yada düzenlemek için kullanılan teknik bir araçtır.
Fakat ölçüm ontolojikleştiğinde, ölçülen şey artık bir veri olmaktan çıkar ve
kişinin varlığı hakkında hükme dönüşür. Bu sınavdan 50 aldın demek başka
şeydir, sen başarızsın demek başka bir şeydir. Birincisi belirli bir zamanda ve
belirli bir koşulda, belirli bir ölçme aracının sonucunu bildirir, ikincisi ise
kişiyi o sonuca hapseder. Ölçüm olaya ilişkin bir bilgi vermekten çıkar ve
oluşa ilişkin bir hüküm vererek onu varlığa dönüştürür.
Ölçümün ontolojikleşmesi tam olarak budur, geçici bağlamsal,
sınırlı ve teknik verinin insanın özüymüş gibi kabul edilmesidir. Bir insanın
notu, kilosu, performansı, üretkenliği, zeka puanı, ekonomik geliri,sosyal
medya görünürlüğü, çalışma hızı yada bedensel kapasitesi (ki bunda üretim
ekonomisininde tartışmaya açılması gerekli) ölçülebilir. Fakat bu ölçümler
insanın ne olduğunu tam bir kuşatmayla asla izah edemez. Ölçüm insanın belirli
bir yönünü yakalar, fakat insanı bütünüyle temsil ettiğini idaa ettiğinde bir
şiddete dönüşürki bunun temelinde üretim ekomomisi yatar ama buda başka bir
yazının konusu olsun.
Modern dünyada ise ölçüm yalnızca bilgi üretmez, aynı
zamanda insan tipleride üretir. Baraşrılı başarısız, verimli verimsiz, normal
sorunlu, üretken uyumsuz gibi kategoriler ölçüm aracılığı ile kurulur. Bu
ketegoriler başlangıçta düzenleme amaçlı görülür, fakat zamanla insanın
kendisini algılama biçiminide belirler. İnsan kendisini artık yaşadığı
ilişkiler, taşıdığı anlamlar, kurduğu sorumluluklar üzerinde değil, puanlar,
grafikler, sıralamalar, performans göstergeleri ve görünürlük ölçütleri
üzerinden okumaya başlar. Böylece ölçüm dışsal bir araç olmaktan çıkar, insanın
kendilik deneyimi içine yerleşir.
Bu noktada insanın teknikleşmesi başalar. Teknikleşme
yalnızca makinelerin çoğalması değildir. Derin anlamıyla teknikleşme, insanın
kendinide bir makine, bir proje, bir performans alanı, bir veri kümesi ve
optimize edilebilir bir nesne olarak
görmeye başlamasıdır. İnsan artık kendini yaşamak/olmak yerine kendini
yönetmeye çalışır. Kendi bedeni, kendi zamanı, kendi ilişkileri, kendi
duyguları ve kendi düşünceleri bile düzenlenmesi, iyileştirilmesi, verimli hale
getirilmesi gereken yani çözülmesi gereken bir problem unsuruna dönüşür. İnsan
kendini bir oluş değil bir işletme tarzı bir problem olarak ele almaya başlar.
Böylece insanın kendine yabancılaşması derinleşir. Çünkü
insan kendisini anlamaya çalışmaz, kendisini optimize etmeye çalışır, kendisine
kulan vermez, kendini ölçer, başkalarıyla karşılaşmaz, başkaları tarafından
nasıl göründüğünü hesaplar. Yaşamı deneyimlemez, yaşamı performansa çevirir. Bu
durumda insan homo sapiensi aşan anlam varlığı olmaktan uzaklaşır ve
teknikleştirilmiş bir homo sapiense dönüşür. Biyolojik olarak insandır fakat
oluşu gerilemiş ve oluşsal ufku ortadan kalkarak tekrar primata dönüşmüştür.
Burada primatlaşma derken insanın hayvanlaşmasından yada
zoolojik anlamda maymunlaşmasından söz edilmemektedir. Kastedilen şey, insanın
insan olmaktan çıkarılıp yeniden çıplak Homo sapiens düzeyine, yani yalnızca
hayatta kalmaya, rekabete, korkuya, statüye ve performansa indirgenmesidir.
İnsan, Homo sapiensi anlam, ilişki, sorumluluk, soyutlama, umut, başkasıyla
karşılaşma ve kendisini aşma kudretiyle aşar. Fakat bu kudret ancak insan kendi
dünyasıyla, emeğiyle, zamanıyla, bedeniyle, başkasıyla ve kendi anlamıyla bağ
kurabildiği sürece canlı kalır. İnsanı yeniden primatlaştırmanın yegane yolu,
onu kendisine yabancılaştırmak ve hayatı bir survivor düzeneğine indirgemektir.
Çünkü insan ancak ve ancak sürekli elenme, geride kalma, yetersiz görülme,
görünmezleşme ve hayatta kalma baskısı altında primatlaştırılabilir. Mevcut
dünya kurulumu üretim üzerine kurulu olduğu, herkesin sürekli üretmesinin,
performans göstermesinin, kendisini kanıtlamasının ve ölçülebilir hale
gelmesinin istendiği bir düzendir. Böyle bir düzende insanı yalnızca
çalıştırmak yetmez, onu çalışmaya mecbur bırakacak bir survivor ortamı da
üretmek gerekir. Çünkü güvenli, anlamlı ve ilişkisel bir dünyada insan yalnızca
üretim ve performans nesnesi olmaz, düşünür, yavaşlar, karşılaşır, itiraz eder,
anlam kurar ve kendisini üretimin dışında da var eder. Bu nedenle üretim düzeni
insanın bütün hayatını rekabet, performans ve hayatta kalma mantığına çevirir.
Başkası artık dost, komşu, yurttaş ya da karşılaşılacak bir insan değil, rakip,
tehdit, izleyici, onay merci yada basamak haline gelir. İşte bu noktada insan
hayvana değil, daha problemli bir şeye dönüşür, insani anlam ufku daraltılmış,
kendisine yabancılaştırılmış, ölçülen, kıyaslanan, optimize edilen ve
performans nesnesi haline getirilmiş bir Homo sapiense yani primata.
BÖLÜM 2
Modern insan soyut kavramlarla kavga ettiğini sanırken
aslında soyuttan bütünüyle kurtulamaz. Yalnızca bir soyutlama türünden başka
bir soyutlama türüne geçer. Tanrı, hakikat, erdem, umut, aşkınlık, sorumluluk,
ölüm, adalet gibi büyük soyut kavramlarla mesafesini açar, fakat onların yerine
veri, algoritma, performans, verimlilik, görünürlük, piyasa değeri, kullanım
değeri, değişim değeri, başarı, takipçi, beğeni, profil ve imaj gibi teknik
soyutlamalar koyar. Böylece soyut olan kaybolmaz ama soyut olan teknikleşir.
Bu teknik soyutlama insanı özgürleştirmez tam tersi yukarıda
belirttiğim gibi primatlaştırır. Çünkü yaşayan soyutlamalar insanı kendisinin
ötesine açarken, teknik soyutlamalar insanı yönetilebilirhale getirir. Umut
insanı aşar, performans insanı ölçer, adalet insanı başkası karşısında sorumlu
kılar, verimlilik insanı işlevine indirger, aşk insanı başkasıyla karşılaşmaya
açar, onay arzusus insanı başkasının bakışına bağımlı kılar.
Bu nedenle soyutlamalar arasında ayrım yapmak gerekir.
Yaşayan soyutlama insanı açar, ölü soyutlama insanı kapatır. Yaşayan soyutlama
insanın anlam ufkunu genişletir, ölü soyutlama insanı sabitler. Yaşayan
soyutlama insanı ilişkiye, sorumluluğa, umuda, başkasına ve geleceğe bağlar,
ölü soyutlamainsanı kategoriye, ölçüme, norma, role ve işleve indirger. İnsan
soyut olanla bağını kopardığında tamamen özgürleşmez, tersine daha düşük, daha
teknik ve daha yönetilebilir soyutlamalara teslim olur ve primata dönüşür.
Bu durum narsisizmide güçlendirir. Çünkü insan kendisinden
büyük anlam ufuklarıyla ilişkisini kaybettiğinde geriye kendisi kalır. Fakat bu
kendilik derin bir kendilik değildir. Bu imaj olarak kurulan, başkalarının
bakışıyla şişen yada sönen, onayla beslenen, görünürlükle var olan kırılgan bir
benliktir. İnsan başkasıyla gerçek ilişki kurmak yerine başkasının bakışında
kendisini doğrulatmaya çalışır. Böylece narsisizm, insanın kendisini
sevmesinden çok, kendi görüntüsüne hapsolması haline gelir.
Narsistik insan soyutla bağını kaybetmiş değildir, tersine
en yoksul soyutlamaya yani kendi imajının soyutlamasına hapsolmuştur. Kendisi
artık yaşayan bir varlık değil, sürekli düzenlenmesi gereken bir görüntüdür. Bu
yüzden modern narsisizm, teknikleşmiş dünyanın doğal sonucudur. İnsan kendisini
bir anlam oluşu olarak değil, izlenen, beğenilen, ölçülen, kıyaslanan ve
piyasaya sunulan bir imaj olarak kurar.
Bu noktada insanın homo sapiensi aşma kudreti zayıflar.
Çünkü insanı insan yapan şey, yalnızca düşünmesi değil, düşüncesini anlam,
ilişki ve sorumluluk alanına bağlayabilmesidir. İnsan yalnızca homo sapiens
değildir, kendisini aşabilen bir oluştur. Fakat kendisini aşma kudreti, ancak
yaşayan soyutlamalarla mümkündür. İnsan umut etmezse yalnızca bekler. Adalet
fikrini kaybederse yalnızca güç dengelerini hesaplar. Aşkı kaybederse yalnızca
haz yada sahiplenme kalır. Ölüm bilincini kaybederse, yaşam derinliğini
kaybeder. Sorumluluğu kaybederse yalnızca çıkar hesabı kalır.
Bu nedenle sorun soyut olan değil, soyut olanın nasıl
işlediğidir. Soyutlama insanı oluşa, ,ilişkiye ve farka açıyorsa insanidir. Ama
soyutlama insani sabitliyor, ölçüyor, sınıflandırıyor, yönetiyor ve kendisine
yabancılaştırıyorsa ontolojik bir şiddete dönüşür. Aynı şekilde ölçümde kendi
sınırını bildiği sürece yararlıdır. Fakat ölçüm kendini hakikat yerine
koyuyorsa, insanı belirli bir veriye indirgediğinde ve o veriyi insanın özüymüş
gibi yani ontolojikleşerek sunuyorsa tehlikelidir.
Burada şu sonuca varabiliriz. İnsan homo sapiensi soyutlama
sayesinde aşar, fakat her soyutlama insanlaştırıcı değildir. Bazı soyutlamalar
insanı açar, bazıları kapatır, bazı soyutlamalar anlam üretir bazıları iktidar
üretir, bazı soyutlamalar insanı farkla ilişkiye sokar, bazı soyutlamalar
insanı narsistleştirir, bazı soyutlamalar insanı özgürleştirir, bazı
soyutlamalar insanı ölçülebilir ve yönetilebilir hale getririr.
İnsanlığın bugünki krizi soyut olanı bütünüyle terk
etmesinden değil, yaşayan soyutlamalrı kaybedip ölü ve teknik soyutlamalara
teslim olmasından kaynaklanmaktadır. İnsan umutla, adaletle,
sorumlulukla,ölümle, aşkla ve farkla bağını zyıflattığında soyuttan kurtulmaz,
yalnızca daha dar bir soyutlama rejimine girer. Bu rejimde insan artık anlam
kuran, ilişki kuran, kendisini aşan, farkla karşılaşan bir oluş değil, veri
üreten, görünürlük arayan, lendisini optimize eden, başkalarının imajında
kendisini yöneten bir varlık haline gelir.
Bu yüzden insanın asıl meselesi soyuttan kaçmak değildir. İnsan soyuttan kaçamaz. İnsan için
asıl mesele, soyut olanı yeniden insanileştirmektir. Çünkü insan yalnızca homo
sapiens değildir, insan homo sapiensin kendi biyolojik sınırları içinden anlam,
umut, sorumluluk ve ilişki üretme kudretidir. Bu kudret kaybolduğunda insan
trajik bir şeye dönüşür, anlamını kaybetmiş, teknikleşmiş, ölçülmüş,
sınıflandırılmış bir primata dönüşür.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder