24 Haziran 2026 Çarşamba

HOMO SAPİENSTEN İNSANA, İNSANDAN PRİMATA BİR DENEME

 

Homo Sapiens Kavramına dair Bilgi Notu ve Gerekçelendirme : Homo sapiens teriminde Homo insan, sapiens ise bilen yada bilge anlamına gelir. Fakat ben bu adlandırmanın felsefi olarak doğrudan bilen/bilge insan şeklinde anlaşılmasına tam anlamıyla katılamıyorum. Çünkü biz, örneğin vahşi çocuk vakalarındaki çocuklara da biyolojik olarak Homo sapiens demekteyiz. Halbuki bu çocuklarda dil gelişimi gerçekleşmediğinde, buna bağlı olarak soyutlama yeteneği ve dilsel simgesel öz farkındalık da oluşmamaktadır. Bu nedenle Homo sapiens = bilen/bilge insan çevirisi, biyolojik tür aidiyeti ile insani gerçekleşme düzeyini birbirine karıştırmaktadır. Bu yazıda Homo sapiens kavramı bilge/bilen insan anlamında değil, tamamen biyolojik açıdan, çıplak hayat, canlılık ve en temel yaşamsal dürtüler düzeyinde, yani indirgenmiş bir düzeyde ele alınmıştır. Çünkü bir canlıya salt biyolojik tür aidiyetinden ötürü bilge  yada bilen demek, felsefi bir tembelliktir. Bilgelik yada bilme, yalnızca genetik ve biyolojik bir veriliş değildir dil, soyutlama, ilişki, anlam ve öz farkındalık içinde gerçekleşen insani bir düzeydir. Evet, bu düzeyin temelinde biyolojik potansiyelimiz yatar, fakat bu özellikler bize tamamlanmış ve verili olarak gelmez. Bunlar, ancak insan topluluklarıyla ilişkiye girdiğimizde gerçekleşen potansiyellerdir. Homo sapiens kavramı ise sanki bu özellikler baştan veriliymiş gibi görünen bir adlandırmadır.

BÖLÜM 1

Homo sapiens ve insan aynı şey değildir. Homo sapiens biyolojinin kavramıdır, tür adıdır. Genetik, anatomik, evrimsel ve fizyolojik bir sınıflandırmaya işaret eder. İnsan ise yalnızca biyolojik bir türün adı değildir. İnsan, homo sapiens zemininden çıkan fakat onu aşan bir oluş tarzıdır. Bu aşama insanın bedensiz, doğasız yada biyolojiden kopuk bir oluş olması anlamına gelmez. Tersine  insan, biyolojik zeminden hareketle anlam kurabilen, kendisine dönebilen, kendisini soru konusu yapabilen, ölümlülüğünü bilen, gelecek tasarlayabilen, geçmişi taşıyabilen, değer üretebilen, umut edebilen ve başkasıyla yalnızca temas değil ilişki kurabilen bir oluştur.

Bu yüzden insan, homo sapiensi aşar dediğimizde, burada biyolojik bir aşmadan değil, oluşsal ve anlam kurucu bir aşmadan söz edebiliriz. İnsan yalnızca yaşayan bir organizma değildir. Yaşadığını anlamlandıran, kendisine ve dünyaya mesafe alabilen, henüz olmayanı düşünebilen, yokluğu duyumsayabilen, olanla yetinmeyip mümkün olanı arayabilen bir oluştur. Homo sapiens canlıdır, insan ise bu canlılığın içinden anlam, değer, sorumluluk ve simgesel dünya kurabilen bir oluştur.

İnsani homo sapiensten ayıran yetilerden birisi soyutlama yetisidir. İnsan yalnızca gördüğüne, duyduğuna, dokunduğuna tepki veren bir canlı değildir. İnsan, adalet, özgürlük, umut, aşk, sadakat, sorumluluk, ölüm, anlam gibi doğrudan maddi karşılığı olmayan kavramlarla yaşayabilir. Bu kavramlar insanın dünyasını genişletir. İnsan bu sayede çıplak/primitif biyolojik oluşunun ötesine geçer. Yalnızca primitif bir iç güdü olan hayatta kalmayı değil, nasıl yaşanması gerektiğini sorar, yalnızca güçlü olmayı değil, haklı olup olmamayı sorar vb.

Bu nedenle soyutlama, insan beynin bir yan ürünü değildir. Soyutlama insan beyninin dünyayı yalnızca uyarı tepki düzeyinde değil, örüntü, süreklilik, ilişki ve imkan düzeyinde kurmasının asli sonucudur. İnsan beyni yalnızca verileri kaydetmez, bağlantılar kurar, anlam alanı üretir, olmayanı tasarlar ve olanı aşar. Bu yüzden soyutlama insan bilincinin süsü değil, kurucu işlevidir. İnsan soyutladığı için primitif  doğasının içinde olan bir oluş olmaktan çıkar, kendisine, başkasına, topluma, ölüme ve geleceğe ilişkin bir dünya kurar.

Fakat burada büyük bir tehlike başlar. Çünkü insanı insan yapan soyutlama aynı zamanda insanı mahvedebilen bir şeye dönüşebilir. Soyut kavramlar insanı özgürleştirebildiği gibi insanı hapsedebilirde. Bir kavram başlangıçta dünyayı anlamak için kuruluk, fakat zamanla dünyayı yönetmenin, sınıflandırmanın, farkı bastırmanın, suni farklar oluşturmanın ve sabitlemenin aracına dönüşebilir. İşte tam burda soyutlamanın ontolojikleşme tehlikesi ortaya çıkar.

Soyutlamanın ontolojikleşmesi, bir kavramın artık yalnızca açıklayıcı bir araç olmaktan çıkıp varlık haline dönüşüp, kendisi hakkında kesin hüküm vermesidir. Başlangıçta insan deneyimini anlamak için kullanılan bir kavram, zamanla insanın ne olduğunu belirleyen değişmez bir öz gibi davranmaya başlar. Kavram artık insanı anlamaya çalışmaz, insanı kendi içine kapatır. Başarı, normal, zeka, verimlilik, uyum medeniyet, ırk, milleti piyasa devlet, ahlak, kamuyararı gibi soyutlamalar bu tehlikeyi taşıyabilir. Bu kavramlarım her biri belirli bağlamlarda anlamlı olabilir. Fakat ontolojikleştiklerinde insan canlılığını, çoğulluğunu, farkı, oluş halini ezerler.

Burada sorun soyutlamanın kendisi değildir. Sorun soyutlamanın kendisinin hakikat olarak dayatılmasıdır. Soyutlama bir pencere olmaktan çıkıp duvara dönüştüğünde tehlikelidir. İnsan dünyayı soyutlamalarından elde ettiği kavramlarla anlamaya çalışır, bu kaçınılmazdır. Fakat kavram, anlamaya çalıştığı canlı oluşu sabitlediğinde, düşünmenin değil, iktidarın aracına dönüşür. Artık kavram insan oluşuna eşlik etmez, ona hükmeder ve artık insan kavramla anlaşılmaz, kavrama uydurulan bir şeye dönüşür.

Bu durum ölçümde de görülür. Ölçüm başta belirli bir olguyu anlamak, karşılaştırmak yada düzenlemek için kullanılan teknik bir araçtır. Fakat ölçüm ontolojikleştiğinde, ölçülen şey artık bir veri olmaktan çıkar ve kişinin varlığı hakkında hükme dönüşür. Bu sınavdan 50 aldın demek başka şeydir, sen başarızsın demek başka bir şeydir. Birincisi belirli bir zamanda ve belirli bir koşulda, belirli bir ölçme aracının sonucunu bildirir, ikincisi ise kişiyi o sonuca hapseder. Ölçüm olaya ilişkin bir bilgi vermekten çıkar ve oluşa ilişkin bir hüküm vererek onu varlığa dönüştürür.

Ölçümün ontolojikleşmesi tam olarak budur, geçici bağlamsal, sınırlı ve teknik verinin insanın özüymüş gibi kabul edilmesidir. Bir insanın notu, kilosu, performansı, üretkenliği, zeka puanı, ekonomik geliri,sosyal medya görünürlüğü, çalışma hızı yada bedensel kapasitesi (ki bunda üretim ekonomisininde tartışmaya açılması gerekli) ölçülebilir. Fakat bu ölçümler insanın ne olduğunu tam bir kuşatmayla asla izah edemez. Ölçüm insanın belirli bir yönünü yakalar, fakat insanı bütünüyle temsil ettiğini idaa ettiğinde bir şiddete dönüşürki bunun temelinde üretim ekomomisi yatar ama buda başka bir yazının konusu olsun.

Modern dünyada ise ölçüm yalnızca bilgi üretmez, aynı zamanda insan tipleride üretir. Baraşrılı başarısız, verimli verimsiz, normal sorunlu, üretken uyumsuz gibi kategoriler ölçüm aracılığı ile kurulur. Bu ketegoriler başlangıçta düzenleme amaçlı görülür, fakat zamanla insanın kendisini algılama biçiminide belirler. İnsan kendisini artık yaşadığı ilişkiler, taşıdığı anlamlar, kurduğu sorumluluklar üzerinde değil, puanlar, grafikler, sıralamalar, performans göstergeleri ve görünürlük ölçütleri üzerinden okumaya başlar. Böylece ölçüm dışsal bir araç olmaktan çıkar, insanın kendilik deneyimi içine yerleşir.

Bu noktada insanın teknikleşmesi başalar. Teknikleşme yalnızca makinelerin çoğalması değildir. Derin anlamıyla teknikleşme, insanın kendinide bir makine, bir proje, bir performans alanı, bir veri kümesi ve optimize  edilebilir bir nesne olarak görmeye başlamasıdır. İnsan artık kendini yaşamak/olmak yerine kendini yönetmeye çalışır. Kendi bedeni, kendi zamanı, kendi ilişkileri, kendi duyguları ve kendi düşünceleri bile düzenlenmesi, iyileştirilmesi, verimli hale getirilmesi gereken yani çözülmesi gereken bir problem unsuruna dönüşür. İnsan kendini bir oluş değil bir işletme tarzı bir problem olarak ele almaya başlar.

Böylece insanın kendine yabancılaşması derinleşir. Çünkü insan kendisini anlamaya çalışmaz, kendisini optimize etmeye çalışır, kendisine kulan vermez, kendini ölçer, başkalarıyla karşılaşmaz, başkaları tarafından nasıl göründüğünü hesaplar. Yaşamı deneyimlemez, yaşamı performansa çevirir. Bu durumda insan homo sapiensi aşan anlam varlığı olmaktan uzaklaşır ve teknikleştirilmiş bir homo sapiense dönüşür. Biyolojik olarak insandır fakat oluşu gerilemiş ve oluşsal ufku ortadan kalkarak tekrar primata dönüşmüştür.

Burada primatlaşma derken insanın hayvanlaşmasından yada zoolojik anlamda maymunlaşmasından söz edilmemektedir. Kastedilen şey, insanın insan olmaktan çıkarılıp yeniden çıplak Homo sapiens düzeyine, yani yalnızca hayatta kalmaya, rekabete, korkuya, statüye ve performansa indirgenmesidir. İnsan, Homo sapiensi anlam, ilişki, sorumluluk, soyutlama, umut, başkasıyla karşılaşma ve kendisini aşma kudretiyle aşar. Fakat bu kudret ancak insan kendi dünyasıyla, emeğiyle, zamanıyla, bedeniyle, başkasıyla ve kendi anlamıyla bağ kurabildiği sürece canlı kalır. İnsanı yeniden primatlaştırmanın yegane yolu, onu kendisine yabancılaştırmak ve hayatı bir survivor düzeneğine indirgemektir. Çünkü insan ancak ve ancak sürekli elenme, geride kalma, yetersiz görülme, görünmezleşme ve hayatta kalma baskısı altında primatlaştırılabilir. Mevcut dünya kurulumu üretim üzerine kurulu olduğu, herkesin sürekli üretmesinin, performans göstermesinin, kendisini kanıtlamasının ve ölçülebilir hale gelmesinin istendiği bir düzendir. Böyle bir düzende insanı yalnızca çalıştırmak yetmez, onu çalışmaya mecbur bırakacak bir survivor ortamı da üretmek gerekir. Çünkü güvenli, anlamlı ve ilişkisel bir dünyada insan yalnızca üretim ve performans nesnesi olmaz, düşünür, yavaşlar, karşılaşır, itiraz eder, anlam kurar ve kendisini üretimin dışında da var eder. Bu nedenle üretim düzeni insanın bütün hayatını rekabet, performans ve hayatta kalma mantığına çevirir. Başkası artık dost, komşu, yurttaş ya da karşılaşılacak bir insan değil, rakip, tehdit, izleyici, onay merci yada basamak haline gelir. İşte bu noktada insan hayvana değil, daha problemli bir şeye dönüşür, insani anlam ufku daraltılmış, kendisine yabancılaştırılmış, ölçülen, kıyaslanan, optimize edilen ve performans nesnesi haline getirilmiş bir Homo sapiense yani primata.

BÖLÜM 2

Modern insan soyut kavramlarla kavga ettiğini sanırken aslında soyuttan bütünüyle kurtulamaz. Yalnızca bir soyutlama türünden başka bir soyutlama türüne geçer. Tanrı, hakikat, erdem, umut, aşkınlık, sorumluluk, ölüm, adalet gibi büyük soyut kavramlarla mesafesini açar, fakat onların yerine veri, algoritma, performans, verimlilik, görünürlük, piyasa değeri, kullanım değeri, değişim değeri, başarı, takipçi, beğeni, profil ve imaj gibi teknik soyutlamalar koyar. Böylece soyut olan kaybolmaz ama soyut olan teknikleşir.

Bu teknik soyutlama insanı özgürleştirmez tam tersi yukarıda belirttiğim gibi primatlaştırır. Çünkü yaşayan soyutlamalar insanı kendisinin ötesine açarken, teknik soyutlamalar insanı yönetilebilirhale getirir. Umut insanı aşar, performans insanı ölçer, adalet insanı başkası karşısında sorumlu kılar, verimlilik insanı işlevine indirger, aşk insanı başkasıyla karşılaşmaya açar, onay arzusus insanı başkasının bakışına bağımlı kılar.

Bu nedenle soyutlamalar arasında ayrım yapmak gerekir. Yaşayan soyutlama insanı açar, ölü soyutlama insanı kapatır. Yaşayan soyutlama insanın anlam ufkunu genişletir, ölü soyutlama insanı sabitler. Yaşayan soyutlama insanı ilişkiye, sorumluluğa, umuda, başkasına ve geleceğe bağlar, ölü soyutlamainsanı kategoriye, ölçüme, norma, role ve işleve indirger. İnsan soyut olanla bağını kopardığında tamamen özgürleşmez, tersine daha düşük, daha teknik ve daha yönetilebilir soyutlamalara teslim olur ve primata dönüşür.

Bu durum narsisizmide güçlendirir. Çünkü insan kendisinden büyük anlam ufuklarıyla ilişkisini kaybettiğinde geriye kendisi kalır. Fakat bu kendilik derin bir kendilik değildir. Bu imaj olarak kurulan, başkalarının bakışıyla şişen yada sönen, onayla beslenen, görünürlükle var olan kırılgan bir benliktir. İnsan başkasıyla gerçek ilişki kurmak yerine başkasının bakışında kendisini doğrulatmaya çalışır. Böylece narsisizm, insanın kendisini sevmesinden çok, kendi görüntüsüne hapsolması haline gelir.

Narsistik insan soyutla bağını kaybetmiş değildir, tersine en yoksul soyutlamaya yani kendi imajının soyutlamasına hapsolmuştur. Kendisi artık yaşayan bir varlık değil, sürekli düzenlenmesi gereken bir görüntüdür. Bu yüzden modern narsisizm, teknikleşmiş dünyanın doğal sonucudur. İnsan kendisini bir anlam oluşu olarak değil, izlenen, beğenilen, ölçülen, kıyaslanan ve piyasaya sunulan bir imaj olarak kurar.

Bu noktada insanın homo sapiensi aşma kudreti zayıflar. Çünkü insanı insan yapan şey, yalnızca düşünmesi değil, düşüncesini anlam, ilişki ve sorumluluk alanına bağlayabilmesidir. İnsan yalnızca homo sapiens değildir, kendisini aşabilen bir oluştur. Fakat kendisini aşma kudreti, ancak yaşayan soyutlamalarla mümkündür. İnsan umut etmezse yalnızca bekler. Adalet fikrini kaybederse yalnızca güç dengelerini hesaplar. Aşkı kaybederse yalnızca haz yada sahiplenme kalır. Ölüm bilincini kaybederse, yaşam derinliğini kaybeder. Sorumluluğu kaybederse yalnızca çıkar hesabı kalır.

Bu nedenle sorun soyut olan değil, soyut olanın nasıl işlediğidir. Soyutlama insanı oluşa, ,ilişkiye ve farka açıyorsa insanidir. Ama soyutlama insani sabitliyor, ölçüyor, sınıflandırıyor, yönetiyor ve kendisine yabancılaştırıyorsa ontolojik bir şiddete dönüşür. Aynı şekilde ölçümde kendi sınırını bildiği sürece yararlıdır. Fakat ölçüm kendini hakikat yerine koyuyorsa, insanı belirli bir veriye indirgediğinde ve o veriyi insanın özüymüş gibi yani ontolojikleşerek sunuyorsa tehlikelidir.

Burada şu sonuca varabiliriz. İnsan homo sapiensi soyutlama sayesinde aşar, fakat her soyutlama insanlaştırıcı değildir. Bazı soyutlamalar insanı açar, bazıları kapatır, bazı soyutlamalar anlam üretir bazıları iktidar üretir, bazı soyutlamalar insanı farkla ilişkiye sokar, bazı soyutlamalar insanı narsistleştirir, bazı soyutlamalar insanı özgürleştirir, bazı soyutlamalar insanı ölçülebilir ve yönetilebilir hale getririr.

İnsanlığın bugünki krizi soyut olanı bütünüyle terk etmesinden değil, yaşayan soyutlamalrı kaybedip ölü ve teknik soyutlamalara teslim olmasından kaynaklanmaktadır. İnsan umutla, adaletle, sorumlulukla,ölümle, aşkla ve farkla bağını zyıflattığında soyuttan kurtulmaz, yalnızca daha dar bir soyutlama rejimine girer. Bu rejimde insan artık anlam kuran, ilişki kuran, kendisini aşan, farkla karşılaşan bir oluş değil, veri üreten, görünürlük arayan, lendisini optimize eden, başkalarının imajında kendisini yöneten bir varlık haline gelir.

Bu yüzden insanın asıl meselesi soyuttan kaçmak  değildir. İnsan soyuttan kaçamaz. İnsan için asıl mesele, soyut olanı yeniden insanileştirmektir. Çünkü insan yalnızca homo sapiens değildir, insan homo sapiensin kendi biyolojik sınırları içinden anlam, umut, sorumluluk ve ilişki üretme kudretidir. Bu kudret kaybolduğunda insan trajik bir şeye dönüşür, anlamını kaybetmiş, teknikleşmiş, ölçülmüş, sınıflandırılmış bir primata dönüşür.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

HOMO SAPİENSTEN İNSANA, İNSANDAN PRİMATA BİR DENEME

  Homo Sapiens Kavramına dair Bilgi Notu ve Gerekçelendirme : Homo sapiens teriminde Homo insan, sapiens ise bilen yada bilge anlamına geli...