Giriş
Bugünün dünyasında insanların büyük çoğunluğu kendini
seküler, modern, rasyonel ya da dinsel olmayan bir düşünce içinde
konumlandırıyor. Klasik dinlerden uzaklaşmak, Tanrı fikrini reddetmek, ibadet
biçimlerinden kopmak ya da dini kurumların siyasal yaşam üzerindeki doğrudan
etkisini sınırlamak çoğu zaman sekülerleşme olarak anlaşılıyor. Fakat burada
çok daha derin bir sorun var, insan Tanrıya inanmayı bırakabilir, ama Tanrının
düşünce içindeki yerini, işlevini ve mimarisini koruyabilir ve günümüz insanı
büyük ölçüde bunu yapmaktadır. Dini kelimeler reddedilebilir, fakat teolojik
düşünme biçimi sürebilir. Bu yüzden asıl mesele insanların hala Tanrıya inanıp
inanmadığı değildir, asıl mesele, insanların hala değişmeyen özlere,
kutsallaştırılmış merkezlere, son açıklama makamlarına ve tartışılmaz zeminlere
ihtiyaç duyup duymadığıdır.
Bu açıdan bakıldığında modern dünya sanıldığı kadar seküler
değildir. Belki de modern dünya, din sonrası bir dünya değil, Tanrının adının
silinip işlevlerinin başka kavramlara dağıtıldığı bir dünyadır. Tanrının yerini
kimi zaman ulus, kimi zaman ırk, kimi zaman devlet, kimi zaman tarih, kimi
zaman bilim, kimi zaman piyasa, kimi zaman üretim ve emek, kimi zaman cinsiyet
alır. Bu kavramların her biri, tek başına, sıradan düşünsel araçlar olarak
kullanılabilir. Fakat bunlar değişmez, tartışılmaz, kendinde hakikatler
taşıyan, insanın ve toplumun nihai zeminini oluşturan özlere dönüştüğünde yani
ontolojiye yaslandıklarında artık yalnızca kavram olmaktan çıkıp birer seküler
kutsala dönüşürler.
Din ile Teoloji Arasındaki Fark
Bu nedenle din ile teoloji arasında ayrım yapmak gerekir.
Din, ritüelleri, ibadetleri, kutsal kitapları, peygamberleri, cemaatleri ve
kurumları olan görünür bir yapıdır. Teoloji ise daha derinde yer alır, dünyayı
bir nihai ilkeye, değişmeyen bir öze, son bir hakikate bağlama tarzıdır. Bir
düşünce Tanrıdan hiç söz etmese bile, eğer dünyayı değişmeyen bir öz üzerinden
açıklıyor, insanı bu öze göre sınıflandırıyor, toplumu bu öz adına düzenliyor
ve siyasal meşruiyeti bu özden türetiyorsa, o düşünce hala teolojik bir mimari
içinde çalışıyor demektir.
Bu yüzden ateizm tek başına yeterli değildir. Klasik ateizm
Tanrının varlığını reddeder, fakat Tanrının düşünce içindeki yerini
reddetmeyebilir. Bir insan Tanrıya inanmayabilir, ama ulusun özü, ırkın özü,
insan doğası, tarihin zorunlu yönü, bilimin mutlak hakikati, piyasanın doğal
yasası ya da cinsiyetin değişmez kaderi gibi, zeminini ontolojiden alan
kavramlara bağlılık gösterebilir. Bu durumda Tanrı gitmiş olur, ama Tanrının
koltuğu boş kalmaz sadece o koltuğa başka bir kavram oturur.
An-arkheizm Nedir
İşte tam burada an-arkheizm kavramı devreye girer.
An-arkheizm, gerçekliğin, toplumun, düşüncenin ya da
varoluşun tek bir ilk ilkeye, mutlak kökene, değişmez öze, egemen merkeze veya
kurucu otoriteye dayanmadığını savunan düşüncedir. Varlığı, insanı, toplumu,
tarihi, devleti, ırkı, cinsiyeti, bilimi ya da doğayı değişmeyen bir ontolojik
öze, son bir zemine bağlama girişimini reddeder. Kısaca, VARLIK YOKTUR, OLUŞ
VARDIR der.
Bunun hemen açıklığa kavuşturulması gereken bir noktası var,
varlık yoktur cümlesi, kaba anlamda hiçbir şey yoktur demek değildir masa yok,
beden yok, toplum yok, tarih yok demek değildir. Buradaki hedef, kendinde
duran, sabit, tamamlanmış, değişmeyen, kendi kimliğine kapanmış bir öz
iddiasıdır. Varlık dediğimiz şey, oluşun dondurulmuş adıdır, bir süreci, bir
akışı, bir ilişkiler ağını, geçici bir belirmeyi şey haline getirip ona varlık
dememizdir. Ontoloji ise bu donmuş adı hakikat sanma biçimidir.
An-arkheizm yalnızca Tanrıya inanmamak değildir. Tanrının
yerine geçebilecek bütün değişmez özleri, nihai zeminleri, kutsal merkezleri ve
son açıklama makamlarını reddetmektir. Ateizm Tanrı yoktur der, an-arkheizm ise
hiçbir kavram Tanrı'nın boşalttığı yere oturtulamaz der. Bu nedenle gerçek bir
sekülerizm, yalnızca Tanrı'nın yokluğu değil, Tanrı'nın yerinin de yokluğudur.
Teolojinin Sözcük Değiştirmesi
Modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri, dini
kelimeleri terk edince teolojiden kurtulduğunu sanmasıdır. Oysa teoloji
yalnızca Tanrı, vahiy, peygamber veya ibadet kelimeleriyle işlemez, öz, köken,
kader, hakikat, merkez, düzen, zorunluluk ve bağlılık biçimlerinde de işler.
Bir şeyin adı din olmayabilir, fakat işlevi kutsal olabilir. Bir kurum kendini
seküler ilan edebilir, ama yine de kendi tapınağını, kendi ritüelini, kendi
azizlerini, kendi şehitlerini, kendi kafirini, kendi günahlarını ve kendi
dokunulmaz metinlerini üretebilir.
Modern ideolojiler tam da bu yüzden çoğu zaman seküler
teolojiler gibi çalışır.
Tapınakları vardır parlamento, mahkeme, anıt, şehitlik.
Ritüelleri vardır, marş söylemek, yemin etmek, saygı
duruşunda bulunmak, resmi bayram kutlamak.
Kutsal metinleri vardır, anayasa, manifesto, kurucu ilkeler,
bağımsızlık bildirileri.
Günahları vardır, ihanet, bölücülük, gericilik, vatan
hainliği.
Azizleri, şehitleri ve aforoz biçimleri vardır.
Tanrı kelimesi hiç geçmeyebilir; ama kutsal yapı bütünüyle
çalışmaya devam eder.
Bu nedenle sekülerizm çoğu zaman yalnızca yüzeyde kalır.
Kurumlar klasik dini otoriteden ayrılabilir, fakat kendi seküler kutsallarını
üretmeye devam eder. Devlet meşruiyetini artık doğrudan Tanrıdan almadığını
söyler, ama bu kez millet adına, halk adına, tarih adına, devrim adına veya
kamu düzeni adına konuşmaya başlar. Kutsal merkez ortadan kalkmaz, yalnızca yer
değiştirir.
Toplum Sözleşmesi Miti
Toplum sözleşmesi fikri, modern dünyanın en güçlü seküler
mitlerinden biridir çünkü hiçbirimiz gerçek anlamda bir toplum sözleşmesi
imzalamadık. Doğmadan önce devlete, vatandaşlığa, sınırlara, hukuka rıza
göstermedik, bunların içine doğduk. Sonra bize sen bu toplumun üyesisin dendi.
Önce yapı geldi, sonra o yapıya rıza gösterdiğimiz varsayıldı.
Burada haklı bir vurgu var, ama önemli bir sınırla birlikte
söylenmeli, klasik toplum sözleşmesi kuramcıları (Locke, Rousseau) da
sözleşmeyi zaten tarihsel bir imza olayı olarak değil, meşruiyetin normatif bir
açıklama modeli olarak sunmuşlardır. Dolayısıyla eleştirinin gücü kimse
imzalamadı tespitinde değil, bu normatif kurgunun kendisinin de bir tür
ontolojik zemin sanki insanın doğasında gizil bir rıza varmış gibi davranan bir
kurgu olarak işlediğini göstermektedir. Modern devletin hilesi şudur. Eskiden
iktidar Tanrı adına konuşuyordu, şimdi toplum sözleşmesi miti üstünden senin
adına konuşmaya başladı. Halk istedi, milletin iradesi gibi ifadeler, gerçek
insanların çoğulluğunu kapatıp yerine soyut, temsil edilebilir bir kolektif
özne koyar. Tanrı'nın iradesinin yerini böylece halkın iradesi alır yapı
değişmez, yalnızca ad değişir.
Irk, Ulus ve Cinsiyet: Aynı Mekanizmanın Üç Görünümü
Irk, bu teolojik yapının en açık örneklerinden biridir. Irk
kendini ontolojik bir zeminde sunar köken, kan, soy, karakter, tarihsel misyon
kavramları ona otomatik olarak eklenir. Bizim özümüz böyledir, onların özü
şöyledir denildiği anda, sıradan bir tanımlama değil, insanın varlığına ilişkin
ontolojik bir iddia ileri sürülür. Irkçılık bu yüzden yalnızca ahlaki ya da
politik bir kötülük değil, aynı zamanda ontolojik bir sahtekarlıktır. İnsana
olmayan bir öz atar, sonra bu özü kader gibi dayatır.
Ulus da benzer şekilde çalışır. Modern devletlerin hepsi
açıkça biyolojik ırk fikrine dayanmaz, ama çoğu kendine bir kurucu öz, bir
ortak ruh, bir tarihsel kader üretir. İnsanlar, içine doğdukları tarihsel ve
siyasal düzenin doğal, ezeli ve değişmez olduğuna inandırılır oysa ulus da,
vatandaşlık da, sınır da tarihsel üretimlerdir. Ontolojik zemine
dönüştürüldüklerinde insanın üstüne çıkarlar ve ondan sadakat talep eden kutsal
varlıklara dönüşürler.
Cinsiyet meselesinde de aynı yapı görülür, fakat burada bir
ayrımı özellikle netleştirmek gerekir, beden vardır, biyolojik farklar vardır
bunlar inkar edilen şeyler değildir. An-arkheist eleştirinin hedefi bu
farkların varlığı değil, bu farkların doğrudan bir norma, bir kadere çevrilme
biçimidir. Kadın özü şudur, doğa bunu böyle belirlemiştir, toplum buna göre
düzenlenmelidir dendiğinde, betimleyici bir gözlemden normatif bir hükme
sıçranmış olur ve bu sıçrama, gerekçesi gösterilmeden yapılan bir çıkarımdır.
Burada doğa, Tanrının eski işlevini üstlenir Tanrı böyle istedi cümlesinin
yerini doğa böyle istedi cümlesi alır.
İdeolojiler ve Bilim
Aynı mekanizma ideolojilerde de işler. Liberalizm bireyi,
milliyetçilik milleti, komünizm emeği, muhafazakarlık geleneği, pozitivizm
bilimi, kapitalizm piyasayı merkeze alır. Bu kavramların her biri,
merkezlerindeki özden dolayı evrensellik iddiası taşır. Bu iddianın tartışmaya
açık olduğu söylenir, ama mesele gerçekten ciddileştiğinde o ideolojinin
çekirdek özüne aykırı düşünenler, o ideolojinin insan tanımından çıkarılır,
yani bir tür kafir ilan edilir. Piyasa insanın doğasının hakikatidir, millet
varlığın asli biçimidir dendiği anda, düşünce seküler görünse bile teolojik bir
zemine kayar.
Bilim konusunda ayrım özellikle önemlidir. Bilim yöntem
olarak sekülerdir, gözleme, deneye, yanılabilirliğe ve düzeltilebilirliğe
dayanır. Fakat bilim, son hakikat makamı, her şeyi açıklayan tek dil haline
getirildiğinde, bilim olmaktan çıkıp bilimciliğe dönüşür. An-arkheizm bilime
düşman değildir; tam tersine, bilimi kendi seküler doğasında tutmak ister
laboratuvarı hakikatin mabedi yapmaya, ölçümü ontolojikleştirmeye itiraz eder.
Ölçüm, oluşla kurulan belirli bir ilişkinin yöntemsel sonucudur, ölçülen şey öz
olarak düşünüldüğünde, bilimsel yöntem teolojik bir yapıya dönüşür.
İskele ile Tapınak Arasındaki Fark
Burada en temel ayrım, zemin ile ontolojik zemin
arasındadır. Düşünce, geçici dayanaklarla, kavramsal tutamaklarla, yöntemsel
başlangıçlarla çalışabilir. Bu dayanaklar değişmez, kendinde, son açıklama
zeminlerine dönüştürüldüğünde teoloji başlar. Geçici zemin düşüncenin
iskelesidir, ontolojik zemin ise düşüncenin tapınağıdır. İskele sökülüp yeniden
kurulabilir fakat tapınak kutsallaştırılır, korunur, sorgulanmaz hale
getirilir.
An-arkheizm, düşüncenin hiçbir kavramsal iskele kurmamasını
değil, kurduğu iskelenin tapınağa çevrilmemesi gerektiğini söyler. Kavramlar
olmadan düşünmek mümkün değildir, an-arkheizm kavramlara değil, kavramların
ontolojik zeminde kutsallaştırılmasına karşıdır. Bir kavram kutsallaştığı anda
düşüncenin aracı olmaktan çıkar, insanı ölçen, sınıflandıran, dışlayan bir
hüküm makamına dönüşür.
Metodolojik Bir Sorun: An-arkheizm Kendi Kendini
Aşındırır mı?
Bu noktada dürüst olmak gerekir. An-arkheizmin karşılaşacağı
en ciddi itiraz, kendi tutarlılığına dairdir. Eğer an-arkheizm hiçbir öz,
hiçbir nihai zemin yoktur derse, bu önerme kendisi nihai ve evrensel bir iddia
gibi görünmez mi? Ontoloji reddedilmelidir cümlesi, kendisi ontolojik bir hüküm
değil midir?
Bu itiraz ciddiye alınmalı, çünkü an-arkheizmi bir sistem
olarak sunmanın önündeki en büyük engel budur. Ama çözüm yolu şurada aranabilir,
an-arkheizm, bir hakikat önermesi değil, bir duruş ve pratik olarak
konumlandırılırsa bu döngüden kurtulabilir. YANİ VARLIK YOKTUR, OLUŞ VARDIR
cümlesi metafizik bir keşif iddiası değil, düşünceye karşı sürekli sorulması
gereken bir soru biçimidir. Burada hangi kavram şu an sessizce
tanrılaştırılıyor? Bu, kendini de sürekli sorgulayan, kapanmayan bir tutum
olduğu sürece kendi ontolojisini üretmekten kaçınabilir. Kapandığı, işte nihai
gerçek budur dediği an, kendi ilkesini ihlal eder. Bu yüzden an-arkheizm bir
sonuç değil, sürekli yenilenmesi gereken bir çözme edimi olarak anlaşılmalıdır
ve bu kırılganlık, bir zayıflık değil, önerinin doğasının bir parçasıdır.
Sonuç
Gerçek sekülerizm, yalnızca dinin kamusal alandan
çekilmesiyle gerçekleşmez. Çünkü din çekilirken teoloji kalabilir. Tanrının adı
silinirken Tanrının yeri korunabilir. Kutsal kitap terk edilirken başka
metinler kutsallaştırılabilir. Kilise ya da cami geri çekilirken devlet, ulus,
bilim, piyasa ya da halk iradesi yeni kutsallar olarak yükseltilebilir.
Modern insanın asıl meselesi dinsizleşmek değil, kutsal
üretme alışkanlığını fark etmektir. Tanrıya inanmamak kolaydır. Tanrının yerine
koyduğumuz kavramları fark etmek zordur. Gerçek seküler düşünce bu zorluğu
üstlenir. İnsanı değişmez özlere, kutsal kimliklere, tarihsel kaderlere
kapatmaz, onu açık, ilişkisel, geçici ve dönüşebilir bir varlık olarak düşünür.
Bu yüzden an-arkheizm, modern dünyanın gizli teolojilerine karşı düşünsel bir direniştir olma potansiyeli barındırır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder