19 Ağustos 2026 Çarşamba

BYUNG-CHUL HAN ELEŞTİRİSİ

 

Han’ın Yenilik İddiası ve Baudrillard’ın Önceliği

Byung-Chul Han, performans toplumu, psikopolitika, şeffaflık toplumu, dijital sürü, ötekinin kayboluşu, eros, ritüel ve enformasyon fazlalığı gibi kavramlarla çağdaş neoliberal ve dijital toplumun güçlü bir çözümlemesini sunar. Ancak Han’ın düşüncesi iki temel açıdan eleştirilebilir. Birincisi, onun birçok teşhisinin Jean Baudrillard tarafından çok daha önce ve daha radikal biçimde geliştirilmiş olmasıdır. İkincisi ise Han’ın neoliberalizme karşı çıkış yolunu maddi ve toplumsal dönüşümden çok ontolojik, estetik ve idealist bir hakiki yaşam anlayışında aramasıdır. Bu nedenle Han’ın düşüncesi, Baudrillard’ın simülasyon eleştirisinin dijital toplum koşullarına uyarlanmış, fakat aynı zamanda daha normatif ve idealist biçimde yeniden kurulmuş bir versiyonu olarak okunabilir.

Baudrillard’da simülasyonun temel özelliği, göstergelerin artık önceden var olan bir gerçekliği yalnızca temsil etmemesidir. Model ve kod giderek neyin gerçek kabul edileceğini üretmeye başlar. Böylece temsil ile gerçek arasındaki eski ayrım çözülür ve hipergerçeklik ortaya çıkar. Han’ın dijital toplum eleştirilerinin önemli bir kısmı da bu Baudrillardçı teşhisin çağdaş dijital koşullara uyarlanmış biçimi olarak görülebilir.

Psikopolitikanın Yenilik Sorunu, İktidar Zaten Hem Bedene Hem Psyche’ye Yönelmiyor muydu?

Han’ın yenilik iddiasına yöneltilebilecek en temel eleştirilerden biri psikopolitika kavramının kendisiyle ilgilidir. Han, Foucault’nun biyopolitika analizinin neoliberal iktidarı açıklamakta yetersiz kaldığını, neoliberalizmin artık bedenden çok psyche’ye yöneldiğini ve özgürlüğü kullanarak öznenin kendi kendisini yönetmesini sağladığını ileri sürer. Fakat burada tarihsel yenilik gereğinden fazla büyütülüyor olabilir. Çünkü iktidarın psyche’ye yönelmesi, insanın arzularını, korkularını, vicdanını ve kendisiyle kurduğu ilişkiyi yönetmesi neoliberalizmle başlamış değildir. Aynı sorun, Foucault’nun biyopolitikayı modernliğe özgü yeni bir iktidar biçimi olarak sunuşunda da ortaya çıkar. Biyopolitika ve psikopolitika belirli tarihsel teknikleri açıklamak açısından yararlı kavramlar olabilir, fakat iktidarın daha önce bedene veya psyche’ye yönelmediği izlenimini yaratacak biçimde kullanıldıklarında tarihteki sürekliliği gözden kaçırırlar.

Daha genel düzeyde bakıldığında hemen her kalıcı iktidar biçiminin hem biyolojik hem de psişik bir tarafı vardır. İktidar yalnızca bedenleri hareket ettirmez, çalıştırmaz, sınırlandırmaz, hapsetmez veya öldürmez, aynı zamanda korku, umut, suçluluk, sadakat, kutsallık, aidiyet, arzu ve ölüm düşüncesi üzerinden insanın iç dünyasını da biçimlendirir. Dolayısıyla biyolojik olan ile psişik olanı iki ayrı iktidar alanıymış gibi düşünmek baştan sorunludur. Beden ile psyche birbirinden bütünüyle kopuk değildir ve iktidar birine müdahale ettiğinde çoğu zaman diğerini de etkiler.

Bu durum özellikle egemenlik ve ölüm ilişkisi üzerinden daha açık görülebilir. Eğer egemenliği istisna halinin sınırlarını belirleyebilen ve yaşam ile ölüm üzerinde karar verme kapasitesine sahip bir güç olarak düşünürsek, egemenlik aynı anda hem biyolojik hem de psişik bir iktidar biçimi haline gelir. Çünkü ölüm yalnızca organizmanın biyolojik sona erişi değildir. Ölüm aynı zamanda korku, yas, fedakarlık, şehitlik, ceza, kurtuluş, öte dünya, anlam ve hiçlik düşüncesiyle ilgilidir. İktidar kimin yaşayacağına veya ölebileceğine ilişkin sınırları belirlerken yalnızca bedeni değil, insanların ölümle kurduğu psişik ve sembolik ilişkiyi de yönetir.

Bir iktidarın ölüm cezası uygulaması yalnızca biyolojik bir müdahale değildir. Ölüm tehdidi hayatta kalanların davranışlarını, korkularını ve itaat biçimlerini de düzenler. Aynı şekilde savaşta kimin kahraman, kimin şehit, kimin hain, kimin kurban sayılacağını belirlemek de ölümün biyolojik gerçekleşmesinin ötesinde onun anlamını yönetmektir. Dolayısıyla ölüm iktidarın elinde hem bedene yönelen hem de psyche’yi şekillendiren bir araçtır. Bu açıdan bakıldığında iktidarın bio ve psiko boyutları tarihsel olarak birbirinden bütünüyle ayrılamaz.

Dini iktidar bunun en açık örneklerinden biridir. Dinsel düzenler yalnızca bedenin hareket alanını ve davranışlarını sınırlandırmamıştır, insanın psyche’sine de son derece güçlü biçimde müdahale etmiştir. Günah, vicdan, itiraf, tövbe, nefsin denetlenmesi, ayıp, arzu, kurtuluş, cennet ve cehennem gibi kavramlar kişinin kendi kendisini denetlemesini sağlayan güçlü psişik mekanizmalardır. Burada iktidarın her davranışı dışarıdan zor kullanarak denetlemesine gerek kalmaz. İnsan kendi düşüncesini, arzusunu ve niyetini sorgulamaya başlar, kendisini kendi içinden gözetler.

Dinsel iktidarın özgürlük alanlarını sınırlandırması bu bakımdan yalnızca dışsal bir yasak üretmez. Dışsal yasak zamanla içsel bir denetime dönüşür. İnsan, bunu yaparsam cezalandırılırım demenin ötesinde, bunu istemem bile yanlış, bunu düşünmemem gerekir” veya kendi nefsimi denetlemeliyim demeye başlar. Böylece dışarıdaki iktidar bedensel alanı düzenlerken, özne kendi psyche’sinin denetleyicisi haline gelir. İktidar bir bakıma öznenin içine yerleşir.

Tam da bu nedenle Han’ın neoliberal psikopolitikada keşfettiğini düşündüğü kendi kendini denetleyen özne tarihsel olarak bütünüyle yeni değildir. Yeni olan, insanın kendi kendisini denetlemesi değil, bunun hangi dil ve hangi teknikler aracılığıyla gerçekleştiğidir.

Eski dinsel-pastoral iktidarın temel mantığı daha çok yasak, günah, suçluluk ve itaat üzerinden işler. Özne kendisine bunu yapmamalıyım der. Neoliberal psikopolitika ise yasaklamaktan çok teşvik eder, özneye bunu yapabilirsin, kendini gerçekleştirebilirsin, daha başarılı olabilirsin, potansiyelini kullanabilirsin der. Fakat bu olumlu dil kısa süre içinde yeni bir zorunluluk üretir. yapabilirsin ifadesi öyleyse yapmalısın’a dönüşür. İnsan kendisini kendi arzusu ve özgürlüğü aracılığıyla denetlemeye başlar.

Bu nedenle dinsel ve neoliberal iktidar arasında yöntem farkı bulunmakla birlikte yapısal bir devamlılık vardır. Dinsel iktidar özneyi daha çok negatiflik üzerinden yönetir yapma, günaha girme, sınırı aşma, nefsine hakim ol. Neoliberal iktidar ise pozitiflik üzerinden yönetir yap, üret, geliş, kendini aş, kendini gerçekleştir. Birincisi öznenin özgürlük alanını daraltarak özdenetim üretirken ikincisi özgürlüğü genişletiyor görünerek özdenetim üretir.

Buradaki büyük paradoks şudur: İki durumda da özne sonunda kendi kendisinin gözetmeni olur.

Dinsel özne kendi arzularını günah açısından denetlerken neoliberal performans öznesi kendi davranışlarını başarı ve başarısızlık açısından denetler. Dinsel özne yeterince iyi bir kul muyum? diye sorarken neoliberal özne yeterince başarılı mıyım, yeterince üretken miyim, potansiyelimi yeterince gerçekleştiriyor muyum? diye sorar. Günahın yerini başarısızlık, kurtuluşun yerini başarı, nefsin denetlenmesinin yerini öz-optimizasyon alır. Ancak kişinin kendi kendisini sürekli gözlemlemesi ve değerlendirmesi devam eder.

Bu nedenle neoliberal psikopolitikanın gerçek yeniliği psyche’yi keşfetmiş olması değildir, yeniliği bunu tersine çevirmesidir. Psyche iktidarın çok eski bir alanıdır. Neoliberalizmin yeniliği, psişik yönetimi özgürlük, performans, veri, görünürlük, öz-optimizasyon ve kendini gerçekleştirme üzerinden yeniden örgütlemesidir. İktidarın buyruğu artık açıkça dışarıdan gelmediği için özne onu kendi arzusu olarak yaşayabilir. Bu, psikopolitikanın tarihsel özgüllüğüdür, fakat psyche’nin ilk kez iktidar alanına girdiği anlamına gelmez.

Benzer bir rezerv Foucault’nun biyopolitika kavramına da uygulanabilir. Yaşamın, bedenin, doğumun, ölümün, hastalığın ve nüfusun yönetilmesi modernlikle birlikte belirli teknik, istatistiksel ve kurumsal biçimler kazanmış olabilir, fakat iktidarın beden ve yaşam üzerinde etkide bulunması modern dönemde başlamış değildir. Dolayısıyla biyopolitikanın yeniliği de bedenin iktidar tarafından ilk kez keşfedilmesi değil, yaşamın modern yönetim teknikleri içinde yeni biçimde örgütlenmesidir.

Bu nedenle Han’ın psikopolitika kavramı yeni bir iktidarın keşfinden çok, çok eski bir iktidar ilişkisinin neoliberal biçiminin teşhisi olarak okunmalıdır. İktidar zaten uzun zamandır insanın bedenini ve psyche’sini birlikte yönetmektedir. Değişen iktidarın yöneldiği insan değil, kullandığı teknoloji, söylem ve meşruiyet biçimidir.

Eski iktidar kendini denetle, çünkü günaha girebilirsin diyordu. Neoliberal iktidar ise kendini denetle, çünkü potansiyelinin altında kalabilirsin diyor.

Birinde günahkar özne, diğerinde başarısızlık korkusuyla yaşayan performans öznesi vardır.

Müstehcenlikten Şeffaflık Toplumuna

Baudrillard’ın müstehcenlik kavramı Han’ın şeffaflık toplumu anlayışıyla güçlü bir paralellik taşır. Baudrillard için müstehcenlik yalnızca cinsellikle ilgili değildir, bir şeyin hiçbir giz, mesafe veya örtülülük bırakmayacak kadar görünür hale gelmesidir. Aşırı görünürlük anlamı çoğaltmak yerine düzleştirir.

Han’ın şeffaflık toplumu da aynı yapıya yaklaşır. Çağdaş toplum her şeyi görünür, ölçülebilir, sergilenebilir ve erişilebilir hale getirirken insan yaşamını da veriye dönüştürür. Mahremiyet, giz, mesafe ve ötekilik giderek ortadan kalkar. Baudrillard’ın aşırı görünürlük ile müstehcenlik arasında kurduğu ilişki, Han’da aşırı görünürlük ile şeffaflık toplumu arasındaki ilişkiye dönüşür. Han burada Baudrillard’ın müstehcenlik analizini dijital görünürlük, sosyal medya ve veri toplumuna taşımaktadır.

İletişimin Ekstazından Hiperiletişime

Benzer bir yakınlık iletişim konusunda da görülür. Baudrillard iletişim ve enformasyon miktarının artmasının anlamı zorunlu olarak artırmadığını, tersine anlamın aşırı iletişim içinde çözülebileceğini çok daha önce ileri sürmüştü. Daha fazla mesaj, daha fazla bilgi ve daha fazla iletişim, daha fazla anlam anlamına gelmez. Sistem iletişimi çoğaltırken tam da bu bolluk aracılığıyla anlamı etkisizleştirebilir.

Han aynı problemi dijital çağın diliyle yeniden kurar. Ona göre enformasyon anlatı değildir, parçalı, hızlı ve bağlamdan kopuktur. Bilgi miktarı çoğalırken insanın dünyayı anlamlandırma kapasitesi azalabilir. Böylece Baudrillard’ın iletişim arttıkça anlamın içe çökebileceği yönündeki tezi, Han’da enformasyon arttıkça anlatının ve anlamın kaybolabileceği düşüncesine dönüşür.

Kodlanmış Farklılıktan Ötekinin Kovulmasına

Baudrillard’a göre tüketim toplumu gerçek farklılıkları değil, kodlanmış farklılıkları üretir. İnsan seçtiği ürünler, yaşam tarzları ve göstergeler aracılığıyla kendisini özgün ve farklı hisseder, fakat farklılık seçeneklerinin kendisi sistem tarafından önceden düzenlenmiştir. Kişi kendisini farklılaştırırken bile sistemin sunduğu farklılık kodları içinde hareket eder.

Han’ın ötekinin kovulması düşüncesi de buna oldukça yakındır. Çağdaş toplumda farklılık görünürde çoğalırken gerçek ötekilik azalır. Çünkü sisteme kolayca dahil edilebilen, tüketilebilen ve dolaşıma sokulabilen farklılık gerçek anlamda öteki değildir. Gerçek öteki, öznenin kendisine indirgenemeyen ve ona direnebilen şeydir. Baudrillard’da farklılık kod tarafından üretilirken, Han’da farklılık çoğalmakta fakat ötekilik kaybolmaktadır.

Baştan Çıkarmadan Erosa

Han ile Baudrillard arasındaki en belirgin paralelliklerden biri eros ve pornografi meselesidir. Baudrillard’da baştan çıkarma mesafe, giz, oyun ve belirsizlik gerektirir. Baştan çıkarıcı olan kendisini bütünüyle açığa çıkarmaz. Pornografi ise her şeyi göstererek bu mesafeyi yok eder ve mutlak görünürlük paradoksal biçimde arzuyu zayıflatır.

Han da eros ile pornografi arasında benzer bir ayrım kurar. Eros ötekilik, mesafe ve giz gerektirirken pornografi ötekini tüketilebilir bir nesneye dönüştürür. Bu nedenle Han’ın eros anlayışı, Baudrillard’ın baştan çıkarma teorisinin daha etik ve normatif bir yeniden kuruluşu olarak okunabilir.

Kitlelerden Dijital Sürüye

Han’ın dijital sürü kavramı da Baudrillard’ın kitle analizleriyle güçlü bir akrabalık taşır. Baudrillard kitleleri bilinçli, örgütlü ve tarih yapan bir siyasal özne olarak görmez. Kitle kendisine gönderilen anlamı emer, nötralize eder ve sistemin iletişim üretimini sessizlik içinde etkisizleştirir.

Han ise dijital çağda birbirine bağlı fakat ortak bir biz oluşturamayan bireylerden söz eder. Dijital sürü aynı anda tepki verir, paylaşır ve iletişim kurar, fakat ortak bir siyasal özneye dönüşemez. Han’ın yeniliği burada ki ben yenilik diyemiyorum, kitle olgusunu keşfetmekten çok, Baudrillard’ın daha önce ele aldığı kitle ve iletişim problemini dijital ağ koşullarına uyarlamasıdır.

Gerçekliğin Kaybı ve Han’ın Geri Dönüş Arzusu

İki düşünür arasındaki temel fark gerçekliğin kaybı meselesinde belirginleşir. Han dijitalleşmenin maddi dünyayla temasımızı, gerçek karşılaşmayı ve şeylerin direncini zayıflattığını söyledikten sonra gerçek ilişkiye dönmeye çalışır. Baudrillard ise daha radikal bir şey söyler. Gerçekliğin kaybolduğunu söylüyorsanız dikkat edin, belki de geri dönebileceğiniz gerçek diye saf bir alan zaten yoktur der.

Han’ın düşüncesinde sürekli bir geri kazanma hareketi vardır. Şeffaflığın karşısına gizemi, hiperiletişimin karşısına sessizliği, enformasyonun karşısına anlatıyı, pornografinin karşısına erosu, performansın karşısına tefekkürü, hızın karşısına beklemeyi, bireyselleşmenin karşısına ritüeli ve aynılığın karşısına ötekiliği yerleştirir.

Burada yalnızca toplumsal bir teşhis değil, bir değer hiyerarşisi de vardır. Han için eros pornografiden, sessizlik hiperiletişimden, ritüel tüketimden ve tefekkür performanstan daha sahici bir varoluş imkanına karşılık gelir. Böylece Han çağdaş toplumu eleştirirken aynı zamanda insanın nasıl yaşaması gerektiğine ilişkin normatif bir ontoloji kurar.

Neoliberalizme Karşı İdealist Bir Çıkış

Han’ın neoliberalizm eleştirisinin en önemli çelişkilerinden biri burada belirir. Han neoliberalizmin insanın psyche’sini ekonomik üretimin içine çektiğini çok iyi görür. Arzu, motivasyon, yaratıcılık, iletişim ve kendilik algısı ekonomik değere dönüştürülür, insan kendisini sürekli geliştirilecek bir proje olarak yaşamaya başlar.

Fakat Han’ın buna karşı geliştirdiği çıkış da yeniden psyche üzerinden kurulmaktadır. Neoliberalizm insanın iç dünyasını ekonomikleştirirken Han insanın iç dünyasını yeniden derinleştirmeyi önerir. Böylece neoliberalizm maddi, ekonomik ve siyasal bir yapı olarak eleştirilmesine rağmen çözüm aynı ölçüde maddi düzeyde kurulmaz. Üretim ilişkilerinin, mülkiyet yapısının, sınıfsal örgütlenmenin veya ekonomik zorunlulukların dönüşümü yerine tefekkür, sessizlik, eros, ritüel ve ötekilik gibi varoluş biçimleri öne çıkarılır. Eleştiri maddi düzeyden ontolojik ve estetik düzeye kayar.

Maddi Sorundan Varoluş Sorununa

Han performans toplumunun insanı sürekli çalışmaya, kendisini optimize etmeye ve geliştirmeye zorladığını söyler. Bu çözümleme güçlüdür. Ancak daha materyalist bir eleştiri şu soruyu soracaktır. “Bu performans zorunluluğunu hangi üretim ilişkileri, hangi mülkiyet biçimleri, hangi rekabet mekanizmaları ve hangi sermaye birikimi süreçleri üretmektedir?”

Han çoğu zaman bu yapısal sorudan varoluşsal soruya geçer. Bu düzen neden böyle kurulmuştur? sorusu giderek bu düzen içinde insan neden sahici biçimde yaşayamıyor? sorusuna dönüşür. Han’ın idealist yönü tam bu geçişte belirginleşir.

Han’ın idealizmi daha çok fenomenolojik ve ontolojiktir. Dünyanın yalnızca ne olduğu değil, insana nasıl açıldığı önem kazanır. İnsan dünyayı hız, performans, tüketim ve enformasyon üzerinden deneyimlediğinde dünya yoksullaşırken, tefekkür, sessizlik, eros, ritüel ve ötekilik üzerinden deneyimlediğinde daha derin hale gelir. Böylece Han’ın çözümü gerçekliğin maddi yapısını değiştirmekten çok, insanın gerçeklikle kurduğu ilişkiyi değiştirmeye yönelir.

Han’ın Saklı İnsan Ontolojisi

Han neoliberal ontolojiyi ortadan kaldırmaz, onun karşısına başka bir ontoloji koyar. Neoliberal düzende insan performans, proje, optimizasyon, veri ve girişim olarak düşünülürken Han’ın karşı-ontolojisinde insan ötekine açık, tefekkür edebilen, susabilen, ritüel kurabilen, eros yaşayabilen ve kendi sonluluğunu kabul edebilen bir varlıktır.

Bu nedenle Han’ın neoliberalizm eleştirisinin ayakta kalabilmesi için ikinci insan tasarımının birinciden daha sahici olduğunu varsayması gerekir. Erosun pornografiden, sessizliğin hiperiletişimden, ritüelin tüketimden ve tefekkürün performanstan daha hakiki olduğu kabul edilmelidir. Böylece Han ister istemez ontolojik ve ahlaki bir değer hiyerarşisi kurar.

Han neoliberalizmin insanı metafizikten arındırmasını eleştirirken, neoliberal ontolojinin karşısına yeniden metafizik ve ontolojik bir insan tasarımı çıkarmaktadır. Bir ontolojiyi ortadan kaldırmak yerine onun yerine daha sahici olduğunu düşündüğü başka bir ontoloji yerleştirir.

Baudrillard’ın Han’a Yöneltebileceği Soru

Tam burada Baudrillard Han’ın bütün normatif sistemini sarsabilecek soruları ortaya çıkarır. Han gerçek ilişkiye dönmek isterken Baudrillard gerçek ilişki dediğimiz şeyin gerçekliğini hangi zeminden belirlediğimizi sorabilir. Han gerçek ötekiliği yeniden kurmak isterken Baudrillard öteki dediğimiz şeyin de üretilmiş bir model olup olamayacağını gündeme getirebilir. Han ritüeli yeniden kazanmak isterken Baudrillard yeniden üretilen ritüelin bir ritüel simülakrına dönüşüp dönüşmeyeceğini sorabilir.

Han’ın temel anlatısı bir kayıp anlatısıdır. Bir şeyi kaybettiğimizi ve bu kaybın telafi edilmesi gerektiğini düşünür. Baudrillard ise daha radikal biçimde, kaybettiğimizi düşündüğümüz şeyin gerçekten var olup olmadığını sorgular. Han’ın bütün geri dönüş projesi, dönülebilecek daha sahici bir dünya bulunduğu varsayımına dayanırken Baudrillard bu varsayımın kendisini problemli hale getirir.

Prometheusçu Han ve Loki Dünyasındaki Baudrillard

Bu farklılık Prometheus ve Loki metaforlarıyla daha açık hale getirilebilir. Han hala Prometheusçu öznenin çözülüşünü anlatır. İnsan kendisini üretir, optimize eder, gerçekleştirir ve geliştirir, fakat sonunda kendi performansı altında ezilir. Han’ın dünyasında hala yorgun, depresif, narsistik, performans gösteren ve kendisini sömüren gerçek bir özne bulunmaktadır.

Baudrillard ise bundan daha ileri gider ve öznenin kendisinin de bir simülakr olup olmadığını sorar. Bu durumda, kendisine yabancılaşmış özne kavramı bile problemli hale gelir. Çünkü yabancılaşmadan söz edebilmek için yabancılaşmadan önce var olan sahici bir özne varsaymak gerekir. Baudrillard tam da bu sahici öznenin varlığından şüphe eder.

Han insanın performans öznesine dönüştüğünü söylerken Baudrillard performans öznesinden önce duran gerçek insan’ın nerede olduğunu sorabilir. Bu nedenle Han Prometheus’un ölmekte olduğu dünyayı anlatırken Baudrillard çoktan Loki dünyasına geçmiştir. Loki dünyasında yalnızca özne değil, özne, gerçeklik, üretim, iktidar, özgürlük ve hakikat gibi kategorilerin kendileri kayganlaşır.

Sonuç: Han Yeni Bir İktidar Keşfetmekten Çok Eski Mekanizmaların Yeni Biçimini Teşhis Ediyor

Han ile Baudrillard arasındaki temel fark sonunda burada yoğunlaşır. Baudrillard problemin ontolojisini radikalleştirirken Han aynı problemin semptomlarını teşhis ederek bir yaşam felsefesi üretmeye çalışır. Baudrillard gerçek dediğimiz şeyin model ve kod tarafından üretiliyor olabileceğini ileri sürerken Han hala eros, ritüel, sessizlik, tefekkür, ötekilik, bekleme ve anlatı aracılığıyla kaybedilmiş gerçekliğin bazı izlerini kurtarmaya çalışır.

Aynı sorun psikopolitika kavramında da görülür. Han, neoliberalizmin psyche’ye yönelmesini tarihsel olarak fazla yeniymiş gibi sunmaktadır. Oysa iktidarın insanın iç dünyasına yönelmesi, bireyin kendi kendisini denetlemesini sağlaması ve ölümün hem bedensel hem de psişik anlamını yönetmesi çok daha eski iktidar biçimlerinde de vardır. Din, vicdan, günah, itiraf ve kurtuluş düzenekleri bunun açık örnekleridir.

Neoliberalizmin yeniliği psyche’yi keşfetmek değildir. Yenilik, psişik yönetimi özgürlük, performans, veri, öz-optimizasyon ve kendini gerçekleştirme üzerinden yeniden örgütlemesidir. Eski iktidar kendini denetle, çünkü günaha girebilirsin derken neoliberal iktidar kendini denetle, çünkü potansiyelinin altında kalabilirsin der. Günahkar öznenin yerini başarısız ve yetersiz hisseden performans öznesi alır.

Bu nedenle Han’ın düşüncesinin en güçlü yanı yeni bir iktidar biçimi keşfetmesi değil, eski psişik iktidar mekanizmalarının neoliberal ve dijital koşullarda aldığı yeni biçimi görünür hale getirmesidir.

Fakat aynı zamanda Han, neoliberalizmin insanın iç dünyasını ekonomikleştirmesini eleştirirken ona karşı direnişi yine insanın idealize edilmiş iç dünyasında arar. Baudrillard ise bu son sığınağın bile simülasyon tarafından üretilebileceğini düşündürür.

Bu yüzden Han’ın karşısında iki temel soru kalır: Psikopolitika gerçekten yeni bir iktidar biçimi midir, yoksa iktidarın çok eski psişik boyutunun neoliberal biçimi midir? Ve kaybettiğimizi düşündüğümüz sahici insan ile sahici dünya gerçekten kaybedilmiş midir, yoksa bunlar da tarihsel olarak üretilmiş ontolojik modeller midir?

Han bir geri dönüş imkanını korur. Baudrillard ise geri dönüş fikrinin kendisini kuşkulu hale getirir. Han’ın en temel açmazı da tam olarak burada ortaya çıkar.

 

BYUNG-CHUL HAN ELEŞTİRİSİ

  Han’ın Yenilik İddiası ve Baudrillard’ın Önceliği Byung-Chul Han, performans toplumu, psikopolitika, şeffaflık toplumu, dijital sürü, öt...