Han’ın Yenilik İddiası ve Baudrillard’ın Önceliği
Byung-Chul Han, performans toplumu, psikopolitika, şeffaflık
toplumu, dijital sürü, ötekinin kayboluşu, eros, ritüel ve enformasyon
fazlalığı gibi kavramlarla çağdaş neoliberal ve dijital toplumun güçlü bir
çözümlemesini sunar. Ancak Han’ın düşüncesi iki temel açıdan eleştirilebilir.
Birincisi, onun birçok teşhisinin Jean Baudrillard tarafından çok daha önce ve
daha radikal biçimde geliştirilmiş olmasıdır. İkincisi ise Han’ın
neoliberalizme karşı çıkış yolunu maddi ve toplumsal dönüşümden çok ontolojik,
estetik ve idealist bir hakiki yaşam anlayışında aramasıdır. Bu nedenle Han’ın
düşüncesi, Baudrillard’ın simülasyon eleştirisinin dijital toplum koşullarına
uyarlanmış, fakat aynı zamanda daha normatif ve idealist biçimde yeniden
kurulmuş bir versiyonu olarak okunabilir.
Baudrillard’da simülasyonun temel özelliği, göstergelerin
artık önceden var olan bir gerçekliği yalnızca temsil etmemesidir. Model ve kod
giderek neyin gerçek kabul edileceğini üretmeye başlar. Böylece temsil ile
gerçek arasındaki eski ayrım çözülür ve hipergerçeklik ortaya çıkar. Han’ın
dijital toplum eleştirilerinin önemli bir kısmı da bu Baudrillardçı teşhisin
çağdaş dijital koşullara uyarlanmış biçimi olarak görülebilir.
Psikopolitikanın Yenilik Sorunu, İktidar Zaten Hem Bedene
Hem Psyche’ye Yönelmiyor muydu?
Han’ın yenilik iddiasına yöneltilebilecek en temel
eleştirilerden biri psikopolitika kavramının kendisiyle ilgilidir. Han,
Foucault’nun biyopolitika analizinin neoliberal iktidarı açıklamakta yetersiz
kaldığını, neoliberalizmin artık bedenden çok psyche’ye yöneldiğini ve
özgürlüğü kullanarak öznenin kendi kendisini yönetmesini sağladığını ileri
sürer. Fakat burada tarihsel yenilik gereğinden fazla büyütülüyor olabilir.
Çünkü iktidarın psyche’ye yönelmesi, insanın arzularını, korkularını, vicdanını
ve kendisiyle kurduğu ilişkiyi yönetmesi neoliberalizmle başlamış değildir.
Aynı sorun, Foucault’nun biyopolitikayı modernliğe özgü yeni bir iktidar biçimi
olarak sunuşunda da ortaya çıkar. Biyopolitika ve psikopolitika belirli
tarihsel teknikleri açıklamak açısından yararlı kavramlar olabilir, fakat
iktidarın daha önce bedene veya psyche’ye yönelmediği izlenimini yaratacak
biçimde kullanıldıklarında tarihteki sürekliliği gözden kaçırırlar.
Daha genel düzeyde bakıldığında hemen her kalıcı iktidar
biçiminin hem biyolojik hem de psişik bir tarafı vardır. İktidar yalnızca
bedenleri hareket ettirmez, çalıştırmaz, sınırlandırmaz, hapsetmez veya
öldürmez, aynı zamanda korku, umut, suçluluk, sadakat, kutsallık, aidiyet, arzu
ve ölüm düşüncesi üzerinden insanın iç dünyasını da biçimlendirir. Dolayısıyla
biyolojik olan ile psişik olanı iki ayrı iktidar alanıymış gibi düşünmek baştan
sorunludur. Beden ile psyche birbirinden bütünüyle kopuk değildir ve iktidar
birine müdahale ettiğinde çoğu zaman diğerini de etkiler.
Bu durum özellikle egemenlik ve ölüm ilişkisi üzerinden daha
açık görülebilir. Eğer egemenliği istisna halinin sınırlarını belirleyebilen ve
yaşam ile ölüm üzerinde karar verme kapasitesine sahip bir güç olarak
düşünürsek, egemenlik aynı anda hem biyolojik hem de psişik bir iktidar biçimi
haline gelir. Çünkü ölüm yalnızca organizmanın biyolojik sona erişi değildir.
Ölüm aynı zamanda korku, yas, fedakarlık, şehitlik, ceza, kurtuluş, öte dünya,
anlam ve hiçlik düşüncesiyle ilgilidir. İktidar kimin yaşayacağına veya
ölebileceğine ilişkin sınırları belirlerken yalnızca bedeni değil, insanların
ölümle kurduğu psişik ve sembolik ilişkiyi de yönetir.
Bir iktidarın ölüm cezası uygulaması yalnızca biyolojik bir
müdahale değildir. Ölüm tehdidi hayatta kalanların davranışlarını, korkularını
ve itaat biçimlerini de düzenler. Aynı şekilde savaşta kimin kahraman, kimin
şehit, kimin hain, kimin kurban sayılacağını belirlemek de ölümün biyolojik
gerçekleşmesinin ötesinde onun anlamını yönetmektir. Dolayısıyla ölüm iktidarın
elinde hem bedene yönelen hem de psyche’yi şekillendiren bir araçtır. Bu açıdan
bakıldığında iktidarın bio ve psiko boyutları tarihsel olarak birbirinden
bütünüyle ayrılamaz.
Dini iktidar bunun en açık örneklerinden biridir. Dinsel
düzenler yalnızca bedenin hareket alanını ve davranışlarını sınırlandırmamıştır,
insanın psyche’sine de son derece güçlü biçimde müdahale etmiştir. Günah,
vicdan, itiraf, tövbe, nefsin denetlenmesi, ayıp, arzu, kurtuluş, cennet ve
cehennem gibi kavramlar kişinin kendi kendisini denetlemesini sağlayan güçlü
psişik mekanizmalardır. Burada iktidarın her davranışı dışarıdan zor kullanarak
denetlemesine gerek kalmaz. İnsan kendi düşüncesini, arzusunu ve niyetini
sorgulamaya başlar, kendisini kendi içinden gözetler.
Dinsel iktidarın özgürlük alanlarını sınırlandırması bu
bakımdan yalnızca dışsal bir yasak üretmez. Dışsal yasak zamanla içsel bir
denetime dönüşür. İnsan, bunu yaparsam cezalandırılırım demenin ötesinde, bunu
istemem bile yanlış, bunu düşünmemem gerekir” veya kendi nefsimi denetlemeliyim
demeye başlar. Böylece dışarıdaki iktidar bedensel alanı düzenlerken, özne
kendi psyche’sinin denetleyicisi haline gelir. İktidar bir bakıma öznenin içine
yerleşir.
Tam da bu nedenle Han’ın neoliberal psikopolitikada
keşfettiğini düşündüğü kendi kendini denetleyen özne tarihsel olarak bütünüyle
yeni değildir. Yeni olan, insanın kendi kendisini denetlemesi değil, bunun
hangi dil ve hangi teknikler aracılığıyla gerçekleştiğidir.
Eski dinsel-pastoral iktidarın temel mantığı daha çok yasak,
günah, suçluluk ve itaat üzerinden işler. Özne kendisine bunu yapmamalıyım der.
Neoliberal psikopolitika ise yasaklamaktan çok teşvik eder, özneye bunu
yapabilirsin, kendini gerçekleştirebilirsin, daha başarılı olabilirsin, potansiyelini
kullanabilirsin der. Fakat bu olumlu dil kısa süre içinde yeni bir zorunluluk
üretir. yapabilirsin ifadesi öyleyse yapmalısın’a dönüşür. İnsan kendisini
kendi arzusu ve özgürlüğü aracılığıyla denetlemeye başlar.
Bu nedenle dinsel ve neoliberal iktidar arasında yöntem
farkı bulunmakla birlikte yapısal bir devamlılık vardır. Dinsel iktidar özneyi
daha çok negatiflik üzerinden yönetir yapma, günaha girme, sınırı aşma, nefsine
hakim ol. Neoliberal iktidar ise pozitiflik üzerinden yönetir yap, üret, geliş,
kendini aş, kendini gerçekleştir. Birincisi öznenin özgürlük alanını daraltarak
özdenetim üretirken ikincisi özgürlüğü genişletiyor görünerek özdenetim üretir.
Buradaki büyük paradoks şudur: İki durumda da özne sonunda
kendi kendisinin gözetmeni olur.
Dinsel özne kendi arzularını günah açısından denetlerken
neoliberal performans öznesi kendi davranışlarını başarı ve başarısızlık
açısından denetler. Dinsel özne yeterince iyi bir kul muyum? diye sorarken
neoliberal özne yeterince başarılı mıyım, yeterince üretken miyim,
potansiyelimi yeterince gerçekleştiriyor muyum? diye sorar. Günahın yerini
başarısızlık, kurtuluşun yerini başarı, nefsin denetlenmesinin yerini
öz-optimizasyon alır. Ancak kişinin kendi kendisini sürekli gözlemlemesi ve
değerlendirmesi devam eder.
Bu nedenle neoliberal psikopolitikanın gerçek yeniliği
psyche’yi keşfetmiş olması değildir, yeniliği bunu tersine çevirmesidir. Psyche
iktidarın çok eski bir alanıdır. Neoliberalizmin yeniliği, psişik yönetimi
özgürlük, performans, veri, görünürlük, öz-optimizasyon ve kendini
gerçekleştirme üzerinden yeniden örgütlemesidir. İktidarın buyruğu artık açıkça
dışarıdan gelmediği için özne onu kendi arzusu olarak yaşayabilir. Bu,
psikopolitikanın tarihsel özgüllüğüdür, fakat psyche’nin ilk kez iktidar
alanına girdiği anlamına gelmez.
Benzer bir rezerv Foucault’nun biyopolitika kavramına da
uygulanabilir. Yaşamın, bedenin, doğumun, ölümün, hastalığın ve nüfusun
yönetilmesi modernlikle birlikte belirli teknik, istatistiksel ve kurumsal
biçimler kazanmış olabilir, fakat iktidarın beden ve yaşam üzerinde etkide
bulunması modern dönemde başlamış değildir. Dolayısıyla biyopolitikanın
yeniliği de bedenin iktidar tarafından ilk kez keşfedilmesi değil, yaşamın
modern yönetim teknikleri içinde yeni biçimde örgütlenmesidir.
Bu nedenle Han’ın psikopolitika kavramı yeni bir iktidarın
keşfinden çok, çok eski bir iktidar ilişkisinin neoliberal biçiminin teşhisi
olarak okunmalıdır. İktidar zaten uzun zamandır insanın bedenini ve psyche’sini
birlikte yönetmektedir. Değişen iktidarın yöneldiği insan değil, kullandığı
teknoloji, söylem ve meşruiyet biçimidir.
Eski iktidar kendini denetle, çünkü günaha girebilirsin
diyordu. Neoliberal iktidar ise kendini denetle, çünkü potansiyelinin altında
kalabilirsin diyor.
Birinde günahkar özne, diğerinde başarısızlık korkusuyla
yaşayan performans öznesi vardır.
Müstehcenlikten Şeffaflık Toplumuna
Baudrillard’ın müstehcenlik kavramı Han’ın şeffaflık toplumu
anlayışıyla güçlü bir paralellik taşır. Baudrillard için müstehcenlik yalnızca
cinsellikle ilgili değildir, bir şeyin hiçbir giz, mesafe veya örtülülük
bırakmayacak kadar görünür hale gelmesidir. Aşırı görünürlük anlamı çoğaltmak
yerine düzleştirir.
Han’ın şeffaflık toplumu da aynı yapıya yaklaşır. Çağdaş
toplum her şeyi görünür, ölçülebilir, sergilenebilir ve erişilebilir hale
getirirken insan yaşamını da veriye dönüştürür. Mahremiyet, giz, mesafe ve
ötekilik giderek ortadan kalkar. Baudrillard’ın aşırı görünürlük ile
müstehcenlik arasında kurduğu ilişki, Han’da aşırı görünürlük ile şeffaflık
toplumu arasındaki ilişkiye dönüşür. Han burada Baudrillard’ın müstehcenlik
analizini dijital görünürlük, sosyal medya ve veri toplumuna taşımaktadır.
İletişimin Ekstazından Hiperiletişime
Benzer bir yakınlık iletişim konusunda da görülür.
Baudrillard iletişim ve enformasyon miktarının artmasının anlamı zorunlu olarak
artırmadığını, tersine anlamın aşırı iletişim içinde çözülebileceğini çok daha
önce ileri sürmüştü. Daha fazla mesaj, daha fazla bilgi ve daha fazla iletişim,
daha fazla anlam anlamına gelmez. Sistem iletişimi çoğaltırken tam da bu bolluk
aracılığıyla anlamı etkisizleştirebilir.
Han aynı problemi dijital çağın diliyle yeniden kurar. Ona
göre enformasyon anlatı değildir, parçalı, hızlı ve bağlamdan kopuktur. Bilgi
miktarı çoğalırken insanın dünyayı anlamlandırma kapasitesi azalabilir. Böylece
Baudrillard’ın iletişim arttıkça anlamın içe çökebileceği yönündeki tezi,
Han’da enformasyon arttıkça anlatının ve anlamın kaybolabileceği düşüncesine
dönüşür.
Kodlanmış Farklılıktan Ötekinin Kovulmasına
Baudrillard’a göre tüketim toplumu gerçek farklılıkları
değil, kodlanmış farklılıkları üretir. İnsan seçtiği ürünler, yaşam tarzları ve
göstergeler aracılığıyla kendisini özgün ve farklı hisseder, fakat farklılık
seçeneklerinin kendisi sistem tarafından önceden düzenlenmiştir. Kişi kendisini
farklılaştırırken bile sistemin sunduğu farklılık kodları içinde hareket eder.
Han’ın ötekinin kovulması düşüncesi de buna oldukça
yakındır. Çağdaş toplumda farklılık görünürde çoğalırken gerçek ötekilik
azalır. Çünkü sisteme kolayca dahil edilebilen, tüketilebilen ve dolaşıma
sokulabilen farklılık gerçek anlamda öteki değildir. Gerçek öteki, öznenin
kendisine indirgenemeyen ve ona direnebilen şeydir. Baudrillard’da farklılık
kod tarafından üretilirken, Han’da farklılık çoğalmakta fakat ötekilik
kaybolmaktadır.
Baştan Çıkarmadan Erosa
Han ile Baudrillard arasındaki en belirgin paralelliklerden
biri eros ve pornografi meselesidir. Baudrillard’da baştan çıkarma mesafe, giz,
oyun ve belirsizlik gerektirir. Baştan çıkarıcı olan kendisini bütünüyle açığa
çıkarmaz. Pornografi ise her şeyi göstererek bu mesafeyi yok eder ve mutlak
görünürlük paradoksal biçimde arzuyu zayıflatır.
Han da eros ile pornografi arasında benzer bir ayrım kurar.
Eros ötekilik, mesafe ve giz gerektirirken pornografi ötekini tüketilebilir bir
nesneye dönüştürür. Bu nedenle Han’ın eros anlayışı, Baudrillard’ın baştan
çıkarma teorisinin daha etik ve normatif bir yeniden kuruluşu olarak
okunabilir.
Kitlelerden Dijital Sürüye
Han’ın dijital sürü kavramı da Baudrillard’ın kitle
analizleriyle güçlü bir akrabalık taşır. Baudrillard kitleleri bilinçli,
örgütlü ve tarih yapan bir siyasal özne olarak görmez. Kitle kendisine
gönderilen anlamı emer, nötralize eder ve sistemin iletişim üretimini sessizlik
içinde etkisizleştirir.
Han ise dijital çağda birbirine bağlı fakat ortak bir biz
oluşturamayan bireylerden söz eder. Dijital sürü aynı anda tepki verir,
paylaşır ve iletişim kurar, fakat ortak bir siyasal özneye dönüşemez. Han’ın
yeniliği burada ki ben yenilik diyemiyorum, kitle olgusunu keşfetmekten çok,
Baudrillard’ın daha önce ele aldığı kitle ve iletişim problemini dijital ağ
koşullarına uyarlamasıdır.
Gerçekliğin Kaybı ve Han’ın Geri Dönüş Arzusu
İki düşünür arasındaki temel fark gerçekliğin kaybı
meselesinde belirginleşir. Han dijitalleşmenin maddi dünyayla temasımızı,
gerçek karşılaşmayı ve şeylerin direncini zayıflattığını söyledikten sonra
gerçek ilişkiye dönmeye çalışır. Baudrillard ise daha radikal bir şey söyler. Gerçekliğin
kaybolduğunu söylüyorsanız dikkat edin, belki de geri dönebileceğiniz gerçek
diye saf bir alan zaten yoktur der.
Han’ın düşüncesinde sürekli bir geri kazanma hareketi
vardır. Şeffaflığın karşısına gizemi, hiperiletişimin karşısına sessizliği,
enformasyonun karşısına anlatıyı, pornografinin karşısına erosu, performansın
karşısına tefekkürü, hızın karşısına beklemeyi, bireyselleşmenin karşısına
ritüeli ve aynılığın karşısına ötekiliği yerleştirir.
Burada yalnızca toplumsal bir teşhis değil, bir değer
hiyerarşisi de vardır. Han için eros pornografiden, sessizlik hiperiletişimden,
ritüel tüketimden ve tefekkür performanstan daha sahici bir varoluş imkanına
karşılık gelir. Böylece Han çağdaş toplumu eleştirirken aynı zamanda insanın
nasıl yaşaması gerektiğine ilişkin normatif bir ontoloji kurar.
Neoliberalizme Karşı İdealist Bir Çıkış
Han’ın neoliberalizm eleştirisinin en önemli çelişkilerinden
biri burada belirir. Han neoliberalizmin insanın psyche’sini ekonomik üretimin
içine çektiğini çok iyi görür. Arzu, motivasyon, yaratıcılık, iletişim ve
kendilik algısı ekonomik değere dönüştürülür, insan kendisini sürekli
geliştirilecek bir proje olarak yaşamaya başlar.
Fakat Han’ın buna karşı geliştirdiği çıkış da yeniden psyche
üzerinden kurulmaktadır. Neoliberalizm insanın iç dünyasını ekonomikleştirirken
Han insanın iç dünyasını yeniden derinleştirmeyi önerir. Böylece neoliberalizm
maddi, ekonomik ve siyasal bir yapı olarak eleştirilmesine rağmen çözüm aynı
ölçüde maddi düzeyde kurulmaz. Üretim ilişkilerinin, mülkiyet yapısının,
sınıfsal örgütlenmenin veya ekonomik zorunlulukların dönüşümü yerine tefekkür,
sessizlik, eros, ritüel ve ötekilik gibi varoluş biçimleri öne çıkarılır.
Eleştiri maddi düzeyden ontolojik ve estetik düzeye kayar.
Maddi Sorundan Varoluş Sorununa
Han performans toplumunun insanı sürekli çalışmaya,
kendisini optimize etmeye ve geliştirmeye zorladığını söyler. Bu çözümleme
güçlüdür. Ancak daha materyalist bir eleştiri şu soruyu soracaktır. “Bu
performans zorunluluğunu hangi üretim ilişkileri, hangi mülkiyet biçimleri,
hangi rekabet mekanizmaları ve hangi sermaye birikimi süreçleri üretmektedir?”
Han çoğu zaman bu yapısal sorudan varoluşsal soruya geçer.
Bu düzen neden böyle kurulmuştur? sorusu giderek bu düzen içinde insan neden
sahici biçimde yaşayamıyor? sorusuna dönüşür. Han’ın idealist yönü tam bu
geçişte belirginleşir.
Han’ın idealizmi daha çok fenomenolojik ve ontolojiktir.
Dünyanın yalnızca ne olduğu değil, insana nasıl açıldığı önem kazanır. İnsan
dünyayı hız, performans, tüketim ve enformasyon üzerinden deneyimlediğinde
dünya yoksullaşırken, tefekkür, sessizlik, eros, ritüel ve ötekilik üzerinden
deneyimlediğinde daha derin hale gelir. Böylece Han’ın çözümü gerçekliğin maddi
yapısını değiştirmekten çok, insanın gerçeklikle kurduğu ilişkiyi değiştirmeye
yönelir.
Han’ın Saklı İnsan Ontolojisi
Han neoliberal ontolojiyi ortadan kaldırmaz, onun karşısına
başka bir ontoloji koyar. Neoliberal düzende insan performans, proje,
optimizasyon, veri ve girişim olarak düşünülürken Han’ın karşı-ontolojisinde
insan ötekine açık, tefekkür edebilen, susabilen, ritüel kurabilen, eros
yaşayabilen ve kendi sonluluğunu kabul edebilen bir varlıktır.
Bu nedenle Han’ın neoliberalizm eleştirisinin ayakta
kalabilmesi için ikinci insan tasarımının birinciden daha sahici olduğunu
varsayması gerekir. Erosun pornografiden, sessizliğin hiperiletişimden,
ritüelin tüketimden ve tefekkürün performanstan daha hakiki olduğu kabul
edilmelidir. Böylece Han ister istemez ontolojik ve ahlaki bir değer
hiyerarşisi kurar.
Han neoliberalizmin insanı metafizikten arındırmasını
eleştirirken, neoliberal ontolojinin karşısına yeniden metafizik ve ontolojik
bir insan tasarımı çıkarmaktadır. Bir ontolojiyi ortadan kaldırmak yerine onun
yerine daha sahici olduğunu düşündüğü başka bir ontoloji yerleştirir.
Baudrillard’ın Han’a Yöneltebileceği Soru
Tam burada Baudrillard Han’ın bütün normatif sistemini
sarsabilecek soruları ortaya çıkarır. Han gerçek ilişkiye dönmek isterken
Baudrillard gerçek ilişki dediğimiz şeyin gerçekliğini hangi zeminden
belirlediğimizi sorabilir. Han gerçek ötekiliği yeniden kurmak isterken
Baudrillard öteki dediğimiz şeyin de üretilmiş bir model olup olamayacağını
gündeme getirebilir. Han ritüeli yeniden kazanmak isterken Baudrillard yeniden
üretilen ritüelin bir ritüel simülakrına dönüşüp dönüşmeyeceğini sorabilir.
Han’ın temel anlatısı bir kayıp anlatısıdır. Bir şeyi
kaybettiğimizi ve bu kaybın telafi edilmesi gerektiğini düşünür. Baudrillard
ise daha radikal biçimde, kaybettiğimizi düşündüğümüz şeyin gerçekten var olup
olmadığını sorgular. Han’ın bütün geri dönüş projesi, dönülebilecek daha sahici
bir dünya bulunduğu varsayımına dayanırken Baudrillard bu varsayımın kendisini
problemli hale getirir.
Prometheusçu Han ve Loki Dünyasındaki Baudrillard
Bu farklılık Prometheus ve Loki metaforlarıyla daha açık hale
getirilebilir. Han hala Prometheusçu öznenin çözülüşünü anlatır. İnsan
kendisini üretir, optimize eder, gerçekleştirir ve geliştirir, fakat sonunda
kendi performansı altında ezilir. Han’ın dünyasında hala yorgun, depresif,
narsistik, performans gösteren ve kendisini sömüren gerçek bir özne
bulunmaktadır.
Baudrillard ise bundan daha ileri gider ve öznenin
kendisinin de bir simülakr olup olmadığını sorar. Bu durumda, kendisine
yabancılaşmış özne kavramı bile problemli hale gelir. Çünkü yabancılaşmadan söz
edebilmek için yabancılaşmadan önce var olan sahici bir özne varsaymak gerekir.
Baudrillard tam da bu sahici öznenin varlığından şüphe eder.
Han insanın performans öznesine dönüştüğünü söylerken
Baudrillard performans öznesinden önce duran gerçek insan’ın nerede olduğunu
sorabilir. Bu nedenle Han Prometheus’un ölmekte olduğu dünyayı anlatırken
Baudrillard çoktan Loki dünyasına geçmiştir. Loki dünyasında yalnızca özne
değil, özne, gerçeklik, üretim, iktidar, özgürlük ve hakikat gibi kategorilerin
kendileri kayganlaşır.
Sonuç: Han Yeni Bir İktidar Keşfetmekten Çok Eski
Mekanizmaların Yeni Biçimini Teşhis Ediyor
Han ile Baudrillard arasındaki temel fark sonunda burada
yoğunlaşır. Baudrillard problemin ontolojisini radikalleştirirken Han aynı
problemin semptomlarını teşhis ederek bir yaşam felsefesi üretmeye çalışır.
Baudrillard gerçek dediğimiz şeyin model ve kod tarafından üretiliyor
olabileceğini ileri sürerken Han hala eros, ritüel, sessizlik, tefekkür,
ötekilik, bekleme ve anlatı aracılığıyla kaybedilmiş gerçekliğin bazı izlerini
kurtarmaya çalışır.
Aynı sorun psikopolitika kavramında da görülür. Han,
neoliberalizmin psyche’ye yönelmesini tarihsel olarak fazla yeniymiş gibi
sunmaktadır. Oysa iktidarın insanın iç dünyasına yönelmesi, bireyin kendi
kendisini denetlemesini sağlaması ve ölümün hem bedensel hem de psişik anlamını
yönetmesi çok daha eski iktidar biçimlerinde de vardır. Din, vicdan, günah,
itiraf ve kurtuluş düzenekleri bunun açık örnekleridir.
Neoliberalizmin yeniliği psyche’yi keşfetmek değildir.
Yenilik, psişik yönetimi özgürlük, performans, veri, öz-optimizasyon ve kendini
gerçekleştirme üzerinden yeniden örgütlemesidir. Eski iktidar kendini denetle,
çünkü günaha girebilirsin derken neoliberal iktidar kendini denetle, çünkü
potansiyelinin altında kalabilirsin der. Günahkar öznenin yerini başarısız ve
yetersiz hisseden performans öznesi alır.
Bu nedenle Han’ın düşüncesinin en güçlü yanı yeni bir
iktidar biçimi keşfetmesi değil, eski psişik iktidar mekanizmalarının
neoliberal ve dijital koşullarda aldığı yeni biçimi görünür hale getirmesidir.
Fakat aynı zamanda Han, neoliberalizmin insanın iç dünyasını
ekonomikleştirmesini eleştirirken ona karşı direnişi yine insanın idealize
edilmiş iç dünyasında arar. Baudrillard ise bu son sığınağın bile simülasyon
tarafından üretilebileceğini düşündürür.
Bu yüzden Han’ın karşısında iki temel soru kalır:
Psikopolitika gerçekten yeni bir iktidar biçimi midir, yoksa iktidarın çok eski
psişik boyutunun neoliberal biçimi midir? Ve kaybettiğimizi düşündüğümüz sahici
insan ile sahici dünya gerçekten kaybedilmiş midir, yoksa bunlar da tarihsel
olarak üretilmiş ontolojik modeller midir?
Han bir geri dönüş imkanını korur. Baudrillard ise geri
dönüş fikrinin kendisini kuşkulu hale getirir. Han’ın en temel açmazı da tam
olarak burada ortaya çıkar.