İmanın en temel özelliklerinden biri, varlığını dışarıdaki bir onaya borçlu olmamasıdır. Çünkü iman, özü gereği kişinin kendi varoluşu içinde kurduğu bir bağlılık, güven ve teslimiyet ilişkisidir. Bu nedenle iman, dışarıdan onay beklemeye başladığı anda kendi içsel zemininden uzaklaşmaya başlar. İman eden kişi, imanını başkasına kabul ettirmek zorunda hissediyorsa burada yalnızca bir inanç aktarımı değil, daha derin bir psikolojik ve varoluşsal ihtiyaç ortaya çıkar. Kişi, kendi imanının sağlamlığını ötekinin kabulü üzerinden doğrulamaya çalışmaktadır.
Bu yüzden bazı tartışmalar görünüşte iki farklı düşüncenin
karşılaşması gibi görünse de gerçekte kişinin kendi imanı ile kendi kuşkusu
arasındaki mücadeleye dönüşebilir. Karşıdaki insan yalnızca bir muhatap
değildir artık, iman eden kişinin kendi içsel güvenliğini sınadığı bir yüzeye
dönüşür. Öteki ikna edilirse iman eden rahatlar, öteki direnirse huzursuzluk
başlar. Böylece kişinin imanıyla kurduğu ilişkinin merkezi kendi içinden çıkar
ve farkında olmadan ötekinin eline geçer.
Burada ilginç bir paradoks ortaya çıkar. Kişi görünüşte
ötekinin üzerinde egemenlik kurmaya çalışmaktadır; onu ikna etmeye, susturmaya,
dönüştürmeye çalışır. Fakat aslında ötekine bağımlı hale gelen kendisidir.
Çünkü imanının huzuru artık ötekinin vereceği cevaba bağlıdır. Öteki kabul
ederse huzur, reddederse huzursuzluk doğmaktadır. Böyle bir durumda dışarıdan
bakıldığında egemen görünen kişi, içsel olarak ötekinin onayına bağımlıdır.
Bu nedenle başkasını kendi imanına dahil etme zorunluluğu,
her zaman imanın gücünü göstermez. Bazen tam tersine, imanın kendi içinde
yeterince yerleşmemiş olduğunun belirtisi olabilir. Gerçekten kendi içinde
yerleşmiş bir iman, karşısındakinin inkarını varoluşsal bir tehdit olarak
görmez. “Ben iman ediyorum, sen etmiyorsun” diyebilmek, imanın kendisine
güvenebilmesini gerektirir. Buna karşılık “Ben iman ediyorsam sen de iman etmek
zorundasın” düşüncesi, kişinin kendi imanıyla yetinemediğini gösterebilir.
Tam burada iman ile ikna arasındaki fark belirginleşir. Bir
insan imanını anlatabilir, gerekçelerini paylaşabilir, kendi tecrübesinden söz
edebilir. Fakat bunların hiçbiri ötekinin mutlaka teslim olması gerektiği
anlamına gelmez. Çünkü iman, matematiksel bir teorem değildir. İman eden kişi
ötekinin kabulünü zorunlu bir sonuç olarak beklediğinde, imanı epistemik bir
kanıta dönüştürmeye çalışmaya başlar. Oysa iman zaten kanıtlanmış bilginin bittiği
yerde ortaya çıkar. Eğer bir şey herkes için zorunlu olarak kanıtlanabilir
olsaydı, ona iman etmekten çok onu bilmekten söz ederdik.
Bu nedenle iman ile bilginin birbirine karıştırılması
yalnızca kavramsal bir hata değildir; aynı zamanda iman eden kişinin kendisi
açısından da bir huzursuzluk kaynağı olabilir. Çünkü kanıtlanması mümkün
olmayan bir şeyi sürekli kanıtlamaya çalışmak, bitmeyen bir mücadele yaratır.
Her yeni itiraz yeni bir tehdit, her yeni şüphe yeni bir savunma zorunluluğu
haline gelir. Kısacası iman artık çözülmesi gereken bir probleme dönüşür ama
yeterince güçlü bir sistemde doğru olsa bile o sistem içinden asla ispat
edilemeyecek bir şey illa çıkacaktır ve işte tam bu noktada iman yitirilir. İman
bir içsel bağlılık olmaktan, yaşanacak bir süreç olmaktan ve bir gizem olmaktan
çıkıp sürekli savunulması gereken bir probleme dönüşür.
Burada asıl sorulması gereken soru şudur. İnsan neden
başkasının kendi imanını kabul etmesine ihtiyaç duyar? Eğer iman gerçekten
kendi içinde yeterliyse, ötekinin reddi neden bu kadar rahatsız edici olsun?
Ötekinin farklı düşünmesi neden yalnızca farklılık olarak kalamaz? Neden hemen
ortadan kaldırılması gereken bir sapma, yanlışlık ya da tehdit gibi
deneyimlenir?
Belki de bunun nedeni, kişinin imanının yalnızca kutsalla
ilişkisini değil, kendi kimliğini de taşımasıdır. İnsan çoğu zaman “Ben şu şeye
iman ediyorum” demekle kalmaz, “Ben bu imanım” noktasına gelir. İman ile benlik
birbirine yapıştığında, imana yöneltilmiş her itiraz benliğe yöneltilmiş bir
saldırı gibi hissedilir. Böylece kişi aslında imanını değil, kendi benlik
bütünlüğünü savunmaya başlar.
Bu durumda tartışma düşünsel olmaktan çıkar. Çünkü düşünsel
tartışmada insan karşısındaki kişinin haklı olabileceğini en azından ilkesel
olarak kabul eder. Fakat benliğini korumaya çalışan kişi için böyle bir ihtimal
tehlikelidir. Karşı tarafın haklı çıkması yalnızca bir düşüncenin yanlışlanması
değildir artık, kişinin kendisinin sarsılması anlamına gelir. Dolayısıyla
tartışma hakikatin aranması değil, benliğin korunması haline gelir.
Bu noktada ötekinin rolü daha da belirginleşir. Kişi,
ötekiyle gerçekten karşılaşmak yerine onu kendi imanının aynasına dönüştürmek
ister. Öteki, kendi farklılığıyla var olmamalıdır, benim inandığımı
onaylamalıdır. Başka türlü düşündüğünde varlığı rahatsız edici hale gelir.
Çünkü ötekinin farklılığı, iman eden kişiye başka türlü düşünmenin mümkün
olduğunu sürekli hatırlatmaktadır.
Belki de asıl rahatsızlık burada doğar. Ötekinin varlığı,
imanın zorunlu olmadığını gösterir. Ben iman ederken karşımdaki insan
etmeyebiliyorsa, imanımın herkes için kaçınılmaz olmadığını onun varlığı bana
gösterir. Tam da bu yüzden bazı insanlar yalnızca başkalarının yanlış
düşündüğünü söylemekle yetinmez, onların var olan farklılıklarını ortadan
kaldırmak ister. Çünkü ötekinin farklılığı sürdükçe kendi imanının evrenselliği
üzerinde bir gölge varmış gibi hisseder.
Oysa içsel olarak yerleşmiş bir iman, bu farklılıktan
korkmak zorunda değildir. Ötekinin reddi onun varlığını azaltmaz. Ötekinin
şüphesi onun imanını eksiltmez. Ötekinin başka türlü yaşaması onun kendi
bağlılığını ortadan kaldırmaz. Tam tersine, iman gerçekten içsel bir ilişkiyse,
ötekinin özgürlüğüne tahammül edebilmelidir.
Bu nedenle imanın belki de en önemli sınavlarından biri,
kendi dışındaki inançsızlıkla ve farklılıkla karşılaşma biçimidir. Eğer iman
ancak herkes aynı şeye iman ettiğinde huzurlu olabiliyorsa, burada iman kadar
toplumsal homojenlik arzusu da devrededir. Eğer kişi ancak ötekinin
teslimiyetiyle kendi imanına güvenebiliyorsa, iman içsel olmaktan çıkmış,
kolektif teyide bağımlı hale gelmiş demektir.
Burada iman ile çoğunluk arasında da ciddi bir ayrım
gerekir. Bir düşüncenin milyonlarca insan tarafından paylaşılması, tek tek
insanların onu içselleştirdiğini göstermez. Tersine, kalabalığın onayı bazen
bireyin kendi imanıyla yüzleşmesini erteleyebilir. “Herkes inanıyor” düşüncesi,
kişinin kendi iç onayının yerine geçebilir. Bu durumda insan iman ettiği için
topluluğa ait olmaz, topluluğa ait olduğu için iman ediyor olabilir. Bu yüzden
iman açısından en zor soru belki de şu değildir: “Kaç kişi benimle aynı şeye
inanıyor?” Asıl soru şudur: “Hiç kimse benimle aynı şeye inanmasa yine de iman
edebilir miydim?”
İşte bu soru dış onay ile iç onay arasındaki farkı açığa
çıkarır. İman yalnızca başkalarının onayıyla ayakta durabiliyorsa, kendi içsel
temeline henüz tam olarak sahip değildir. Çünkü dışarıdaki destek çekildiğinde
çökecektir. Oysa içsel olarak yerleşmiş iman, yalnız kalabilme ihtimalini de
taşıyabilmelidir.
Bu yalnızlık, fanatizm ya da dogmatizm değildir. İç onay,
“Ben mutlaka haklıyım ve kimseyi dinlemem” demek değildir. Tam tersine, kişi
ancak kendi imanını ötekinin kabulüne bağımlı hale getirmediğinde gerçekten
dinleyebilir. Çünkü ötekinin sözü artık varoluşsal bir tehdit değildir. Onu
anlamak, onunla tartışmak, hatta kendi düşüncesini yeniden gözden geçirmek
mümkün hale gelir.
Bu açıdan bakıldığında güçlü iman, sürekli bağıran değil,
başkasının reddi karşısında da varlığını sürdürebilen imandır. Sürekli kendini
kanıtlama zorunluluğu hissetmeyen, her farklılığı tehdit olarak görmeyen,
ötekinin varlığını kendi imanının eksikliği olarak yaşamayan imandır.
Belki de iman ile tahakküm arasındaki sınır da burada
başlar. İman eden kişi kendi imanını yaşarken ötekine alan bırakabiliyorsa iman
kendi sınırları içindedir. Fakat ötekinin de mutlaka aynı şeye iman etmesini
istemeye başladığı anda, iman kendi içsel alanından çıkarak ötekinin varoluşuna
müdahale etmeye başlar. O andan itibaren mesele yalnızca iman değildir, aynı
zamanda iktidar meselesidir.
Çünkü “Ben iman ediyorum” bir varoluş beyanıdır. “Sen de
iman etmek zorundasın” ise artık bir iktidar talebidir. İmanın dışarıdan değil
içeriden onaylanması gerektiğini düşünmenin asıl nedeni de budur. İç onaya
dayanan iman, kendisini başkasının bilincine zorla yerleştirmek zorunda
değildir. Dış onaya muhtaç iman ise ötekinin bilincini kendi huzurunun aracına
dönüştürür.
Belki de en yalın haliyle mesele şu cümlede toplanabilir. İmanını
bana kabul ettirmek zorunda hissediyorsan, benim iman etmem senin için benden
çok seni ilgilendiriyor olabilir. Çünkü beni ikna ettiğinde yalnızca benim
düşüncemi değiştirmiş olmazsın, kendi imanına yeniden güvenmiş olursun. Fakat
bu güven benim teslimiyetime bağlıysa, artık imanının huzuru sende değil,
bendedir.
Ve tam da burada paradoks tamamlanır. Öteki üzerinde
egemenlik kurmaya çalışan iman, sonunda ötekinin onayına bağımlı hale gelir. BELKİ
DE GERÇEK İÇSEL İMAN, ÖTEKİNİN “HAYIR” DEME HAKKINA İHTİYAÇ DUYAR. ÇÜNKÜ ANCAK
ÖTEKİ GERÇEKTEN HAYIR DİYEBİLDİĞİNDE, BENİM “EVET”İMİN BANA AİT OLUP OLMADIĞI
ORTAYA ÇIKAR. ÖTEKİNİN “HAYIR” DEME ÖZGÜRLÜĞÜ YOKSA, BENİM “EVET”İMİN GERÇEKTEN
İMAN MI YOKSA TOPLUMSAL TEKRAR MI OLDUĞU DA BELİRSİZLEŞİR
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder