İnsanoğlu her şeyi ayırarak anlamlandırıp düşünür. Peki insanoğlu ayırmadan, ama farkı da eritmeden ve farkı birbirine temas ettirerek karşılıklılık içinde düşünmeyi nasıl başarabilir. Bence bunu ayırımları tamamen yok ederek başaramayız, ama ayrım yerine fark kavramını pekala koyabiliriz çünkü düşünce en azından bir farkla çalışır, yani fark olmadan düşünemeyiz. Bir şeyi düşünmek, onu başka bir şeyden bir ölçüde farklılaşması demektir. Ama konumuz ayırmak üstüne olduğu için bugün fark kavramını kullanmayıp ayırma kavramını kullanacağım.
Asıl sorun ayırmak değil, ayırımı mutlaklaştırmaktır. Bizim düşüncemiz farkları geçici, ilişkisel ve tersine çevrilebilir uğraklar gibi değil, sabit, kapalı, ontolojik kutuplar gibi kuruyor. Yaşamı ölüme karşı, özneyi nesneye karşı, doğayı kültüre karşı, gerçeği düşsele karşı kuruyoruz. Sonra da bu ayrımları sanki şeylerin doğal yapısıymış gibi kabul ediyoruz. O yüzden ayırmadan düşünmek’ten çok, ayırımı mutlaklaştırmadan düşünmek demek daha doğru olur.
Bunu başarabilmenin ilk yolu, her terimi kendi başına bir öz gibi değil, bir ilişki düğümü gibi düşünmektir. Mesela yaşam dediğimiz şeyi, ölümü dışarıda bırakan saf bir olumlu töz gibi değil, ölümle kurduğu ilişki içinde düşünmek gerekir. Aynı şekilde özneyi de kendi içine kapalı bir merkez gibi değil, başkalarıyla, göstergelerle, bedenle, dille ve dünyayla kurduğu dolaşım ve ilişki içinde düşünmek gerekir. Yani şeyleri cevher gibi değil, bağ gibi düşünmek. Bir kavramı eline aldığında hemen bu nedir. diye sormaktan biraz geri çekilip bu hangi karşılıklılık içinde var oluyor. diye sormak çok şeyi değiştirir.
İkinci yol, karşıtlık yerine eşik fikrini geliştirmektir. Modern düşünce genelde iki kutup kurar ve araya sert bir çizgi çeker. Oysa bu sert çizgiden çok eşik, sınırdan çok geçiş, karşıtlıktan çok tersine çevrilebilirlik vardır. Doğum ve ölüm, canlı ve ölü, ben ve öteki, gerçek ve düşsel, bunları birbirini dışlayan iki kapalı bölge gibi değil, birbirine değen, birbirine karışan, birbirine dönebilen alanlar gibi düşünmeye çalışmak gerekir. Yani zihinsel alışkanlığımızı ya bu ya şudan, bu şu olmadan nasıl var olabilir. sorusuna çevirmek gerekir.
Üçüncü olarak, kavramların neyi dışlayarak kurulduğunu izlemek gerekir. Bir kavram ne kadar temiz, saf ve evrensel görünüyorsa, o kadar çok şeyi dışarıda bırakmış olabilir. İnsan, normal, sağlıklı, rasyonel, doğal gibi sözcükler özellikle böyledir. Bu tür kavramları duyduğunuzda kendinize hemen şu soruyu sorabilirsiniz. Bu kavram hangi fazlalığı, hangi artığı, hangi istisnayı dışarı atarak kuruluyor. Bir düzen neyi dışarı atıyorsa, aslında onun hakikati biraz da orada yatıyordur. O yüzden ayırmadan düşünmek, merkeze değil dışarı atılana bakmayı öğrenmektir.
Dördüncü olarak, isimlendirme ile gerçeklik arasına biraz mesafe koymak gerekir. Biz çoğu zaman bir şeye isim verdiğimiz anda onu kavradığımızı sanıyoruz. Oysa isim çoğu kez şeyin kendisini açmak yerine onu sabitler. Doğa, beden, ölüm, arzu, toplum dediğimizde, sanki bunlar orada hazır duran nesnel şeylermiş gibi davranıyoruz. Halbuki çoğu zaman bu sözcükler, akışkan olanı donduran işaretlerdir. Bu yüzden ayırmadan düşünmenin bir yolu da kavrama karşı biraz şüphe geliştirmektir. Sözcüğü son durak gibi değil, geçici bir işaret gibi görmek gerekir. Bir şeyi adlandırdığında onu tüketmediğini, yalnızca belli bir açıdan dondurduğunu unutmamak gerekir.
Beşinci olarak, deneyimi kavramdan önce dinlemek gerekir. Modern akıl çoğu zaman yaşantıyı önceden elindeki şemaya yerleştirir. Oysa simgesel düşünmeye yaklaşmak için önce olayın kendi ritmine kulak vermek gerekir. Bir yas anını, bir armağanı, bir dostluğu, bir utancı, bir ölümü, bir kutlamayı hemen psikolojik, sosyolojik ya da ahlaki kodlara çevirmeden önce, onların nasıl bir karşılıklılık kurduğuna bakmak gerekir. Çünkü simgesel olan çoğu zaman ne anlama geliyor. sorusundan çok kimi kime, neyi geri veriyor. sorusunda açılır. Yani yorumdan önce dolaşımı görmek gerekir.
Bence pratikte en verimli alıştırma şudur: Bir kavramla karşılaştığınızda onu tek başına değil, gölgesiyle birlikte düşünün. Yaşam dendiğinde ölümü, özne dendiğinde nesneyi, akıl dendiğinde deliliği, düzen dendiğinde artığı, üretim dendiğinde harcamayı, gerçek dendiğinde düşseli çağırın. Ama bunu basit bir ikilik üretmek için değil, her terimin ötekini kendi içinde taşıdığını görmek için yapın. O zaman düşünce daha esnek, daha ilişkisel, daha geçirgen hale gelir.