Göçebeliği Yeniden Düşünmek
Göçebelik denildiğinde ilk olarak insan topluluklarının mekansal
hareketliliği anlaşılır. İlkel ve arkaik toplumların önemli bir bölümünün
belirli bir coğrafyaya kalıcı biçimde yerleşmeden yaşadığı, daha sonra tarımın
ve yerleşik yaşamın gelişmesiyle birlikte göçebeliğin büyük ölçüde terk
edildiği anlatılır. Bu anlamıyla göçebelik antropolojik ve coğrafi bir
kavramdır, insanın bir mekandan başka bir mekana hareket etmesini ifade eder.
Fakat göçebeliği yalnızca mekansal hareketle sınırlamak zorunda değiliz. İnsan
fiziksel olarak bir yere yerleşebilir, bir evde yaşayabilir, aynı şehirde
onlarca yıl kalabilir, aynı toplumsal çevrenin içerisinde hayatını
sürdürebilir. Buna rağmen düşünsel, zamansal, duygusal, toplumsal ve bilgisel
bakımdan sürekli hareket halindedir. Bu nedenle temel soru şudur: İnsan mekanda
yerleşik hale gelebilir, fakat varoluşsal olarak gerçekten yerleşebilir mi? Bu
soruya verilecek cevap insanı sabit bir varlık olarak mı, yoksa sürekli oluş
içerisinde bulunan bir süreç olarak mı düşündüğümüze bağlıdır.
Mekansal Yerleşiklik ve Varoluşsal Göçebelik
Yerleşiklik her şeyden önce mekansal bir durumdur. İnsan
belirli bir coğrafyada yaşamaya başlayabilir ve fiziksel hareketliliğini önemli
ölçüde azaltabilir. Fakat mekansal yerleşiklik, insanın bütün varoluşunun
yerleşik hale geldiği anlamına gelmez. Çünkü insan kendi geçmiş durumunda
kalamaz. Beş yıl önce sahip olduğu düşüncelere, bilgilere, ilişkilere,
korkulara, arzulara ve kavramlara bütünüyle yerleşemez. Aynı sözcüğü yıllar
boyunca kullanabilir, fakat o sözcüğün kendisi için taşıdığı anlam değişebilir.
Aynı yerde otururken bile düşünsel olarak çok uzak mesafeler kat etmiş
olabilir. Dolayısıyla insanın yerleşikliği mekansal olabilirken, onun zamansal
ve düşünsel varoluşu göçebedir. İnsan bir eve yerleşebilir, fakat bir an’a
yerleşemez. Bir şehre yerleşebilir, fakat kendi geçmiş haline yerleşemez. Bir
toplumsal konuma yerleşebilir, fakat o konumla kurduğu ilişkinin sonsuza kadar
aynı kalmasını sağlayamaz. Bu nedenle insanın göçebeliği yalnızca tarihsel
olarak belirli toplum biçimlerine ait bir özellik değil, daha temel bir anlamda
insan varoluşunun yapısal bir niteliği olarak düşünülebilir.
Herakleitosçu Perspektif: Değişen İnsan mı, Değişimin
İnsan Biçimi mi?
Bu düşüncenin temelinde Herakleitosçu bir oluş anlayışı
bulunmaktadır. Ancak burada “her şey değişir” ifadesinin kendisi bile yeterince
radikal olmayabilir. Çünkü “insan değişir” dediğimizde farkında olmadan
değişimin altında değişmeden kalan bir insan özü bulunduğunu varsayabiliriz.
Önce sabit bir insan vardır, daha sonra onun düşünceleri, bedeni, ilişkileri ve
yaşam koşulları değişmektedir. Bu model şöyle gösterilebilir: A → A' → A'' →
A'''. Burada bütün değişimlere rağmen temel bir A'nın varlığını sürdürdüğü
varsayılır. Değişiklikler bu sabit çekirdeğin başına gelmektedir. Fakat oluşu
daha radikal biçimde düşünürsek başka bir model ortaya çıkar: A₁ → A₂ → A₃ →
A₄... Burada değişimlerin arkasında değişmeden kalan asli bir A bulmak zorunda
değiliz. İnsan, değişmez bir özün farklı görünümleri olmaktan ziyade, birbirine
bağlanan dönüşümlerin oluşturduğu süreklilik olabilir. Bu durumda “insan
değişen bir varlıktır” demek yerine daha radikal bir önerme kurulabilir: İnsan,
değişimin belirli bir süre boyunca aldığı biçimdir. Böyle düşünüldüğünde
değişim, insanın başına gelen ikincil bir olay olmaktan çıkar. İnsan dediğimiz
şey zaten değişimin içerisinde ortaya çıkan geçici bir düzenlilik haline gelir.
Göç Eden Bir İnsan Değil, Göç Olarak İnsan
Klasik göç düşüncesinde önce göç eden bir özne varsayılır.
Bir insan vardır ve bu insan A noktasından B noktasına gider. Göç boyunca
göçmenin esas olarak aynı kişi olduğu kabul edilir, yalnızca bulunduğu yer
değişmiştir. Fakat oluş perspektifinden baktığımızda durum daha karmaşıktır. A
noktasından çıkan insan ile B noktasına ulaşan insan bütünüyle aynı değildir.
Yolculuk sırasında bedeni, deneyimleri, bilgisi, hafızası, ilişkileri ve dünyayla
kurduğu bağ değişmiştir. Dolayısıyla insan yalnızca bir konumdan diğerine
geçmez, geçiş sırasında kendisi de dönüşür. Bu nedenle insanı yalnızca “göç
eden özne” olarak düşünmek yetersiz kalır. Daha radikal ifade şudur: İnsan A
noktasından B noktasına göç eden sabit bir varlık değildir, insan, A ile B
arasındaki geçişin içerisinde sürekli yeniden oluşan süreçtir. Burada özne
ile yolculuk arasındaki klasik ayrım bulanıklaşır. Yolculuk, önceden
tamamlanmış bir öznenin başına gelen bir olay değildir. Yolculuk aynı zamanda
öznenin oluşum süreçlerinden biridir. Böylece insanın yaşamı, değişmez bir
varlığın farklı yerlerden geçmesi olmaktan çıkar, birbirine bağlanan geçişlerin
oluşturduğu bir güzergaha dönüşür.
Göç Kavramını Değişimden Ayırmak
Ancak burada önemli bir kavramsal sorun ortaya çıkar. Eğer
her değişime göç dersek, göç kavramı değişim kavramıyla tamamen özdeşleşebilir.
Böyle olduğunda “göç” sözcüğü ayrı bir açıklayıcı gücünü kaybeder. Bu nedenle
göçü yalnızca değişim olarak değil, bir konumlar düzeninden başka bir
konumlar düzenine geçiş olarak tanımlamak daha uygun görünmektedir. Bu
konumun mutlaka coğrafi olması gerekmez. İnsan mekansal bir konumdan diğerine
geçebilir, fakat aynı zamanda bir bilgi konumundan başka bir bilgi konumuna,
bir toplumsal konumdan başka bir toplumsal konuma, bir kavramsal çerçeveden
başka bir kavramsal çerçeveye veya bir kimlik kuruluşundan başka bir kimlik
kuruluşuna geçebilir. Örneğin bir insanın Tanrı'nın varlığını kabul eden bir
düşünsel konumdan Tanrı'nın varlığını reddeden bir düşünsel konuma geçmesi
yalnızca fikrini değiştirmesi değildir. Dünyayı yorumlama biçiminin, kavramsal
yerleşiminin ve kendisini evren içerisinde konumlandırma biçiminin
değişmesidir. Bu anlamda düşünsel bir göçten söz edilebilir. Benzer biçimde
Newtoncu bir dünya tasarımından görelilikçi bir dünya tasarımına geçiş yalnızca
yeni bilgiler edinmek değildir. Mekan, zaman, hareket ve fiziksel gerçeklik
hakkında insanın bulunduğu epistemik konumun değişmesidir. Çocukluktan
yetişkinliğe geçiş de yalnızca biyolojik büyüme değildir. İnsan dünyadaki
konumunu, başkalarıyla ilişkisini ve kendisini anlama biçimini yeniden kurar.
Dolayısıyla göçü, salt yer değiştirme değil, konum değiştirme olarak
düşündüğümüzde kavram çok daha geniş fakat yine de belirli bir anlam kazanır.
İnsan Zamanda Yerleşemez
İnsanın en temel göçlerinden biri zamansal göçtür. İnsan mekanda
bir yerde kalabilir, fakat zamanda hiçbir yerde kalamaz. İçinde bulunduğu
“şimdi”, daha onu kavradığı anda geçmiş haline gelir. İnsan aynı mekanda
saatlerce oturabilir, fakat aynı anda bir saniye bile kalamaz. Bu nedenle
zaman, insanın kaçınılmaz göç alanıdır. İnsan sürekli olarak bir şimdiden başka
bir şimdiye geçmektedir. Fakat burada “şimdi”den “şimdi”ye geçen değişmez bir
özne bulunduğunu varsaymak zorunda değiliz. Her yeni şimdi, insanın yeni
ilişkiler, deneyimler ve durumlar içerisinde yeniden belirmesidir. Bu açıdan
insanın en temel göçü şehirden şehre ya da ülkeden ülkeye yaptığı göç
olmayabilir. İnsanın en sürekli göçü, şimdiden şimdiye yaptığı göçtür.
Bu nedenle mekansal yerleşiklik mümkündür, fakat zamansal yerleşiklik mümkün
değildir. İnsan bir mekanda ikamet edebilir, fakat zamanda ikamet edemez.
Göç Eden Kimdir?
Burada düşüncenin en önemli problemi ortaya çıkar. Eğer
insan sürekli değişiyorsa, göç eden kimdir? “Dünkü ben” ile “bugünkü ben”
birbirinden farklıysa, bu iki durumu birbirine bağlayan nedir? Eğer hiçbir
süreklilik yoksa “ben değiştim” demek bile anlamını yitirir. Çünkü değişimden
söz edebilmek için farklı durumların belirli bir biçimde birbirine bağlanması
gerekir. Fakat bu sürekliliği açıklamak için değişmez bir öz varsaymak zorunlu
değildir. Buradaki temel kavramsal ayrım şudur: Süreklilik ile değişmezlik
aynı şey değildir. Bir nehir süreklilik gösterir, fakat içerisindeki su
sürekli değişir. Bir alev belirli bir süre devam eder, fakat onu oluşturan
fiziksel süreç sürekli yenilenmektedir. Süreklilik, bütün parçaların değişmeden
kalmasını gerektirmez. İnsan için de benzer bir yaklaşım düşünülebilir. İnsanın
sürekliliğini değişmez bir öz değil, dönüşümler arasındaki bağlantılar
sağlayabilir. Hafıza, beden, ilişkiler, alışkanlıklar, dil, toplumsal bağlar ve
geçmiş deneyimlerin sonraki durumları etkilemesi, farklı anlar arasında bir
süreklilik meydana getirir. Böylece insan ne tamamen aynı kalmaktadır ne de her
anda bütünüyle başka bir varlığa dönüşmektedir. İnsan, birbirinden kopuk
noktalar değil, birbirine bağlanan dönüşümler dizisidir.
Öz Yerine Güzergâh
Bu yaklaşım insanın nasıl tanımlanacağı konusunda önemli bir
dönüşüm yaratır. Klasik model şöyle kurulabilir: İnsan = değişmez öz + zaman
içerisinde meydana gelen değişiklikler. Burada insanın esas gerçekliği
özdür, değişiklikler ise bu özün başına gelen ikincil olaylardır. Oluş merkezli
modelde ise denklem tersine çevrilir: İnsan = birbirine bağlanan dönüşümler
dizisi. Bu durumda insanın kimliği, değişimin altında saklanan değişmez bir
merkezde değil, dönüşümlerinin birbirine bağlanma biçiminde aranır. İnsan,
“nerede olduğu”ndan çok “hangi yollardan geçtiği” ile anlaşılır hale gelir. Bu
nedenle insanı bir yer olarak değil, bir güzergah olarak düşünmek mümkündür.
Bir yer belirli ve sabit bir konumu çağrıştırır. Güzergah ise hareketi, geçişi,
yön değiştirmeyi, karşılaşmayı ve dönüşümü içerir. İnsan bu anlamda bir konum
değil, bir güzergahtır.
Yerleşikliğin Sınırı
Bütün bunlardan çıkan temel sonuç, yerleşik yaşamın insanın
göçebeliğini ortadan kaldırmadığıdır. Yerleşik toplum, insanın coğrafi
hareketliliğini azaltmış olabilir. Fakat insanın düşünsel, zamansal, duygusal,
epistemik ve toplumsal hareketliliği devam etmektedir. Bir insan aynı evde kırk
yıl yaşayabilir ve bu kırk yıl içerisinde düşünsel olarak defalarca başka
dünyalara geçmiş olabilir. İnançları değişebilir, kavramları değişebilir,
insanlar hakkındaki düşünceleri değişebilir, kendi geçmişine verdiği anlam
değişebilir. Hatta kendisini tanımlamak için kullandığı kelimeler aynı kalsa
bile bu kelimelerin içeriği dönüşebilir. Dolayısıyla fiziksel yerleşiklik,
insanın bütünsel anlamda yerleşik olduğu anlamına gelmez. İnsan mekana
yerleşebilir, fakat oluşa yerleşemez. Çünkü oluş zaten yerleşmenin sürekli
bozulmasıdır.
Sonuç: İnsan Bir Konum Değil, Bir Güzergâhtır
İnsanı yalnızca antropolojik anlamıyla göçebe veya yerleşik
olarak ayırmak, onun varoluşunun yalnızca mekansal boyutuna bakmak demektir.
Oysa insanın yaşamı, fiziksel hareketliliğin çok ötesinde sürekli konum
değiştirmelerden oluşur. İnsan bilgide, düşüncede, toplumsal ilişkilerde,
kimlikte ve en temelde zamanda hareket eder. Bu nedenle insanın göçebeliğini daha
geniş bir oluş kavramı içerisinde düşünmek mümkündür. İnsan bir yerde
yaşayabilir ama aynı düşüncede, aynı bilgide, aynı ilişkide ve aynı anda
sonsuza kadar kalamaz. Bu nedenle: İnsan hiçbir zaman bütünüyle yerleşik
değildir. Mekanda yerleşebilir, fakat zamanda, düşüncede ve kendilikte sürekli
göç eder. Çünkü insan bir konum değil, bir güzergahtır. Fakat bu düşünceyi
daha radikal biçimde ifade etmek mümkündür: İNSAN A NOKTASINDAN B NOKTASINA
GÖÇ EDEN DEĞİŞMEZ BİR VARLIK DEĞİLDİR, İNSAN, A İLE B ARASINDAKİ GÖÇÜN
KENDİSİDİR. Burada insanın arkasında bütün değişimlere rağmen aynı kalan
zorunlu bir töz aramaya gerek kalmaz. İnsan dediğimiz şey, geçişlerin,
karşılaşmaların, kopuşların, devamlılıkların ve dönüşümlerin birbirine
bağlanmasıyla ortaya çıkan süreçtir. Bu anlamda insanın göçebeliği tarih
öncesinde başlayıp yerleşik hayatla sona ermiş değildir. İnsan yerleşik hayata
geçmiştir, fakat oluş göçebeliğinden hiçbir zaman çıkmamıştır.