Kavramlar üzerine düşünmeye başladığımızda il eğilimimiz genellikle kavramın kendisini suçlamak olur. Çünkü kavram gerçekten dünyayı olduğu gibi bırakmaz. Bir şeyi adlandırır, sınırlar, ayırır, düzenler, ölçer, görünür kılar ve aynı anda başka şeyleri görünmez hale getirir. Normal-anormal, başarılı-başarısız, sağlıklı-hasta, zeki-cahil gibi kavramlar yalnızca birer kelime değildir. Bunlar bir dünyayı belli bir biçimde kesen, ölçen, sınıflandıran ve çoğu zaman o sınıflandırmayı doğal bir gerçeklik gibi sunan düşünsel araçlardır. Fakat bu aceleyle varılacak sonuç, kavramlar masum değildir cümlesi olmamalıdır. Bu cümle ilk bakışta güçlü görünse de eksiktir. Çünkü kavramı masum olmamakla itham ettiğimizde, sanki kavramın kendisinde doğrudan bir suç, bir kötülük ya da bir baskı özü varmış gibi konuşmaya başlarız. Oysa bu başka bir ontolojik sabitlemeye dönüşür. Kavramı eleştirirken kavrama öz atamış oluruz. Bu nedenle daha dikkatli bir ayrım yapmak gerekir. Kavram bir ayrım imkanıdır. Onu sağlıklı ya da patalojik kılan şey, kavramın içine yerleştiği bağlam/zemin/yapıdır. Bu nedenle mesele yalnızca kavramların yapısökümünü yapmak değildir. Çünkü kavram çoğu zaman figürdür. Görünen, tartışılan, dolaşıma giren, üstünde kavga edilen şey kavramdır. Fakat kavramı anlamlandıran, dolduran, yönlendiren ve onun neyi dışlayıp neyi içeriye alacağını belirleyen şey zemin/bağlam/yapıdır. Kavram figürse, yapı zemindir. Figürün nasıl görüneceğini yapı belirler. Bu yüzden yalnızca kavramın yapı sökümünü yapmak, çoğu zaman figürle uğraşmak anlamına gelir. Oysa asıl soru şudur, bu kavramı hangi zemin/bağlam/yapı böyle çalıştırıyor. Normal kavramı bu mesele için çok açıklayıcıdır. İlk bakışta normal kavramı sorunlu görünebilir. Çünkü normal dediğimiz anda onun karşıtı, dışlaması olan anormalde ortaya çıkar. Bir şey normal ilan edildiğinde, başka bir şey normalin dışında bırakılır. Buradan bakıldığında normal kavramı sanki kendi başına dışlayıcı, baskıcı ve tehlikeliymiş gibi görünebilir. Fakat bu yeterince derin ve dikkatli bir okuma değildir. Çünkü normal kavramı tek başına henüz hiçbir somut dışlama üretmez. O yalnızca bir ayrım olanağıdır. Hangi şeyin normal, hangi şeyin anormal sayılacağı ise kavramın kendisinden değil, o kavramı dolduran toplumsal zemin/yapı/bağlamdan gelir. İki toplum düşünelim. A toplumu aşırı radikal, baskıcı, homojenleştirici, düzenci ve kapalı bir toplum olsun. B toplumu ise daha özgürlükçü, dengeli, farkı kabul eden, çoğulcu, içkin ilişkiye açık ve tik olarak daha sağlıklı bir toplum olsun. Her iki toplumda da normal kavramı bulunur. Fakat bu kavram iki toplumda da aynı şekilde çalışmaz. A toplumunda normal olmak itaat etmek, farklılaşmamak, düzene girmek, sorgulamamak, merkezin belirlediği davranış kalıplarına uymak anlamına gelir. Böyle bir toplumda anormal olan kişi, sadece farklı düşünen, başka türlü yaşayan, kendi tekilliğini koruyan, bütünde erimeyen, senteze uğramayan ya da iktidarın çizdiği sınıra itiraz eden kişidir. Burada anormal kavramı farklılığı bastırmanın aracına dönüşür. B toplumunda ise normal kavramı bambaşka bir içerik kazanır. Bu toplumda normal olmak, başkasının varlığına zarar vermemek, şiddeti meşrulaştırmamak, başkasının tekilliğine alan açmak,karşılıklılığı, farkı ve ilişkiyi korumak anlamına gelir. Böyle bir bağlam/zemin/yapıda anormal olan şey farklılık değildir, farkın bastırılmasıdır, kendileştirmektir, kendileştiremediğini ötekileştirmektir. Örneğin kendi bakış açısıyla dünyaya bakmayan farklı fikirde olan birine zarar veren davranış biçimine, bu davranış normal değil demek baskıcı bir dışlama değildir. Tam tersine sağlıklı bir etik zeminin kendini koruma biçimidir. Burada anormal kavramı farklı olanı değil, farklı olana zarar vereni yani patalojik bir durumu işaret eder. Yukarıdaki örnek bize şunu gösterir. Sorun normal-anormal ayrımında değildir. Sorun, bu ayrımın hangi bağlam/zemin/yapının, hangi değerler doğrultusunda, hangi iktidar ilişkileri içinde kurulduğudur. Sağlıklı bir bağlam/zemin/yapıda normal, yaşamı, farkı ve ilişkiyi korur. Patalojik bir bağlamda ise normal, itaati ve baskıyı korur. Sağlıklı bağlamda anormal, şiddeti ve farkın bastırılmasını işaret eder. Patalojik bir bağlamda ise anormal, yalnızca farklılığı ve itirazı damgalayan bir araca dönüşür. Bu nedenle kavramın sağlıklı olup olmadığından önce, bağlamın sağlıklı olup olmadığını sormak gerekir. Çünkü kavramın içini dolduran şey bağlamdır. Bağlam ne kadar sağlıklıysa, normal o kadar normal, anormal de o kadar anormal olur. Bağlam hastalıklıysa, normal de hastalanır. Anormal de keyfi baskıcı bir damgaya dönüşür. Bur durumda sorun kavramın kendisinde değil, kavramı çalıştıran zemindedir. Buradan daha genel bir sonuca ulaşabiliriz. Kavramlar temelde bağlamsızken varlığından bahsedilebilen şeyler değildir ki bence bağlam olmadığında nötrdürler. Yani kendi başlarına suçlu değildirler. Kavram düşünmenin aracıdır, insan kavramsız düşünemez, çünkü düşünmek ilişkiler arası farkı görüp, algılayıp farketmektir. Fakat kavramın hangi farkı önemli, hangi farkı önemsiz, hangi farkı meşru, hangi farkı tehlikeli sayacağı kavramın kendindeliğinden kaynaklanan bir şey değildir. Bunu belirleyen şey kavramın hangi bağlam ve zeminde ele alındığı ile ilgilidir. Bu nedenle benimde daha önceki bir yazımda yaptığım gibi, kavramın kendisini yok etmek ya da tüm kavramlardan kuşkulanarak düşünmeyi imkansız hale getirmek doğru değildir. asıl yapılması gereken şey, kavramı hangi zeminin kullandığını, hangi yapının onun içini doldurduğunu, hangi iktidarın onu dolaşıma soktuğunu ve hangi hayat biçiminin onu hakikat olarak sunduğunu yani neyin bilgi olarak belirlendiğini sorgulamaktır. Bu kavram karşıtlığı değil bir zemin ve bağlam eleştirisidir. Bu noktada yapısöküm meselesi yeniden düşünülmelidir. Çoğu zaman felsefe, kavramların yapısökümünü yapar. İnsan, akıl, doğa, özne, normal, hakikat, ahlak, özgürlük gibi kavramların içindeki gerilimleri, bastırılmış karşıtlıkları ve gizli varsayımları açığa çıkarır. Bu çok önemlidir, fakat yalnızca kavramın yapısökümünde kalındığında, kavramı mümkün kılan zemin yeterince sorgulanmamış olabilir. Oysa kavram çoğu zaman buzdağının görünen kısmıdır. Kavramın altında bir yapı, bir bağlam, bir zemin, bit iktidar, bir norm düzeni vardır. Bu yüzden yapılması gereken şey yalnızca -normal kavramı neyi dışlıyor?- diye sormak değildir. Daha köklü soru şudur, hangi toplum, hangi kurum, hangi tarihsel yapı, hangi ahlaki düzen, hangi iktidar biçimi yani hangi bağlam, normal kavramının içini nasıl dolduruyor? Hangi zemin, normal ile anormal arasındaki sınırı nasıl çiziyor? Bu sınır yaşamı koruyor mu yaksa fakı bastırıyor mu? Bu ayrım şiddeti dışlıyor mu, yoksa itirazı susturuyor mu? Bu kavram ilişkiyi güçlendiriyor mu, yoksa iktidarın kendi sürekliliğini mi sağlıyor. Bu yaklaşım kavramı figür olarak, bağlamı ise zemin olarak düşünmeyi gerektirir. Figür tek başına anlaşılamaz. Bir figür ancak belirdiği zeminle birlikte anlam kazanır. Aynı figür farklı zeminlerde farklı anlamlara gelebilir ki genelde de gelir. Aynı kavram farklı toplumlarda farklı içeriklerle çalışabilir. Bu nedenle kavramın anlamı sözlükte değil onun yerleştiği toplumsal ve tarihsel bağlamda aranmalıdır. Burada en büyük hata, kavramın kendisine fazla güç vermektir. Normal kavramı kötüdür dediğimizde, normal kavramını kendi başına baskıcı bir varlık gibi düşünürüz. Oysa normal kavramı baskıcı bir yapının içinde baskıcı, etik bir yapının içinde ise koruyucu olabilir. Aynı şekilde anormal kavramı da her zaman kötü değildir. Bazen anormal damgası, farklı olanı yok etmek için kullanılır. Ama bazen de gerçekten zara veren, şiddet uygulayan, yaşamı tahrip eden bir davranışı işaret etmek için gereklidir. Bu tamamıyla bu kavramın hangi bağlamda kullanıldığı ile alakalıdır. Bu nedenle kavramı değil, kavramın zeminini çözümlemek gerekir. Bu bizi şu temel formüle götürür: Kavram hastalığı, kavramın kendisinde değil, onu çalıştıran zeminin hastalığından doğar. Bu formül, kavramlara karşı daha adil ve daha derin bir bakış sağlar. Çünkü kavramları bütünüyle suçlamaz, ama onların bağlamdan bağımsız okunamayacağını da kabul eder. Dolayısıyla asıl masum ya da suçlu olan kavram değil, kavramı dolduran bağlamdır. Bu nedenle kavramların yapı sökümünden önce, zeminin yapısökümü yapılmalıdır. Kavramın ne söylediğine bakmak bizi felsefi bir tembelliğe ve düşünmeyi imkansız kılan bir duruma sürükler. Ama onu söyleten zemine bakmak, bize kavramın neyi dışladığını göstermekle birlikte, hangi yapı tarafından gerekli, doğal ya da haklı gösterildiğini gösterir. Buda bizi kavramın hangi anlamı taşıdığını sormanın yetersiz bir bakış olduğuna götürür. Çünkü o kavramın anlamının hangi tarihsel ver toplumsal düzen tarafından üretildiğini göz ardı etmemize neden olabilir ki asıl meselede zaten o kavramın anlamının hangi tarihsel ve toplumsal düzen tarafından üretildiğini sormak gerekir. Bu düşünceye Bağlamsal Yapısöküm denebilir. Daha keskin bir ifade ile, Zeminsel Yapısökümde denebilir. Çünkü burada hedef yalnızca kavramın içindeki çelişkiyi açığa çıkarmak değildir. Hedef, kavram dolduran zeminin nasıl kurulduğunu, hangi ayrımları normalleştirdiğini, hangi dışlamaları doğal gösterdiğini ve hangi hayat biçimini hakikat gibi sunduğunu çözmektir. Bu aynı zamanda bir zeminsel norm eleştirisidir. Çünkü normu yalnızca kavramda değil, normu onu mümkün kılan bağlamda arar. Bu bakış açısından felsefenin yaptığı şey kavram üretmek değil, kavramların hangi dünyalarda nasıl çalıştığını sorgulamaktır. Bir kavram sağlıklı bir zeminde düşünceyi açabilir, hastalıklı bir zeminde ise düşünceyi kapatabilir. Bir kavram, etik bir bağlamda yaşamı koruyabilir, baskıcı bir bağlamda yaşamı boğabilir. Bir kavram, içkin ilişkiyi mümkün kılabilir, başka bir bağlamda determine edici, aşkın ilişki kurabilir. Kavram bu nedenle tek başına ne kurtarıcı nede suçludur. Kavram yerleştiği dünyanın, bağlamın, zeminin iznini taşır. Sonuç olarak kavramın yapısökümü, figürün yapısökümüdür. Fakat figürü gerçekten anlamak için zemine inmek gerekir. Çünkü figür zeminden bağımsız değildir. Normal kavramını anlamak için, normal kelimesine değil, normalin hangi toplumda, hangi korkularla, hangi değerlerle, hangi iktidar ilişkileriyle ve hangi yaşam tasarımıyla kurulduğuna bakmak gerekir. İşte bu nedenle asıl görev, kavramı suçlamak değil, zemini sorgulamaktır. “Kavram ne masumdur ne suçlu. Kavram bir kapıdır. O kapının nereye açılacağını ise zemin belirler”
İlişkisel Ontoloji
3 Temmuz 2026 Cuma
24 Haziran 2026 Çarşamba
HOMO SAPİENSTEN İNSANA, İNSANDAN PRİMATA BİR DENEME
Homo Sapiens Kavramına dair Bilgi Notu ve Gerekçelendirme : Homo sapiens teriminde Homo insan, sapiens ise bilen yada bilge anlamına gelir. Fakat ben bu adlandırmanın felsefi olarak doğrudan bilen/bilge insan şeklinde anlaşılmasına tam anlamıyla katılamıyorum. Çünkü biz, örneğin vahşi çocuk vakalarındaki çocuklara da biyolojik olarak Homo sapiens demekteyiz. Halbuki bu çocuklarda dil gelişimi gerçekleşmediğinde, buna bağlı olarak soyutlama yeteneği ve dilsel simgesel öz farkındalık da oluşmamaktadır. Bu nedenle Homo sapiens = bilen/bilge insan çevirisi, biyolojik tür aidiyeti ile insani gerçekleşme düzeyini birbirine karıştırmaktadır. Bu yazıda Homo sapiens kavramı bilge/bilen insan anlamında değil, tamamen biyolojik açıdan, çıplak hayat, canlılık ve en temel yaşamsal dürtüler düzeyinde, yani indirgenmiş bir düzeyde ele alınmıştır. Çünkü bir canlıya salt biyolojik tür aidiyetinden ötürü bilge yada bilen demek, felsefi bir tembelliktir. Bilgelik yada bilme, yalnızca genetik ve biyolojik bir veriliş değildir dil, soyutlama, ilişki, anlam ve öz farkındalık içinde gerçekleşen insani bir düzeydir. Evet, bu düzeyin temelinde biyolojik potansiyelimiz yatar, fakat bu özellikler bize tamamlanmış ve verili olarak gelmez. Bunlar, ancak insan topluluklarıyla ilişkiye girdiğimizde gerçekleşen potansiyellerdir. Homo sapiens kavramı ise sanki bu özellikler baştan veriliymiş gibi görünen bir adlandırmadır.
BÖLÜM 1
Homo sapiens ve insan aynı şey değildir. Homo sapiens
biyolojinin kavramıdır, tür adıdır. Genetik, anatomik, evrimsel ve fizyolojik
bir sınıflandırmaya işaret eder. İnsan ise yalnızca biyolojik bir türün adı
değildir. İnsan, homo sapiens zemininden çıkan fakat onu aşan bir oluş
tarzıdır. Bu aşama insanın bedensiz, doğasız yada biyolojiden kopuk bir oluş
olması anlamına gelmez. Tersine insan,
biyolojik zeminden hareketle anlam kurabilen, kendisine dönebilen, kendisini
soru konusu yapabilen, ölümlülüğünü bilen, gelecek tasarlayabilen, geçmişi
taşıyabilen, değer üretebilen, umut edebilen ve başkasıyla yalnızca temas değil
ilişki kurabilen bir oluştur.
Bu yüzden insan, homo sapiensi aşar dediğimizde, burada
biyolojik bir aşmadan değil, oluşsal ve anlam kurucu bir aşmadan söz
edebiliriz. İnsan yalnızca yaşayan bir organizma değildir. Yaşadığını
anlamlandıran, kendisine ve dünyaya mesafe alabilen, henüz olmayanı
düşünebilen, yokluğu duyumsayabilen, olanla yetinmeyip mümkün olanı arayabilen
bir oluştur. Homo sapiens canlıdır, insan ise bu canlılığın içinden anlam,
değer, sorumluluk ve simgesel dünya kurabilen bir oluştur.
İnsani homo sapiensten ayıran yetilerden birisi soyutlama
yetisidir. İnsan yalnızca gördüğüne, duyduğuna, dokunduğuna tepki veren bir
canlı değildir. İnsan, adalet, özgürlük, umut, aşk, sadakat, sorumluluk, ölüm,
anlam gibi doğrudan maddi karşılığı olmayan kavramlarla yaşayabilir. Bu
kavramlar insanın dünyasını genişletir. İnsan bu sayede çıplak/primitif
biyolojik oluşunun ötesine geçer. Yalnızca primitif bir iç güdü olan hayatta
kalmayı değil, nasıl yaşanması gerektiğini sorar, yalnızca güçlü olmayı değil,
haklı olup olmamayı sorar vb.
Bu nedenle soyutlama, insan beynin bir yan ürünü değildir.
Soyutlama insan beyninin dünyayı yalnızca uyarı tepki düzeyinde değil, örüntü,
süreklilik, ilişki ve imkan düzeyinde kurmasının asli sonucudur. İnsan beyni
yalnızca verileri kaydetmez, bağlantılar kurar, anlam alanı üretir, olmayanı
tasarlar ve olanı aşar. Bu yüzden soyutlama insan bilincinin süsü değil, kurucu
işlevidir. İnsan soyutladığı için primitif
doğasının içinde olan bir oluş olmaktan çıkar, kendisine, başkasına,
topluma, ölüme ve geleceğe ilişkin bir dünya kurar.
Fakat burada büyük bir tehlike başlar. Çünkü insanı insan
yapan soyutlama aynı zamanda insanı mahvedebilen bir şeye dönüşebilir. Soyut
kavramlar insanı özgürleştirebildiği gibi insanı hapsedebilirde. Bir kavram
başlangıçta dünyayı anlamak için kuruluk, fakat zamanla dünyayı yönetmenin,
sınıflandırmanın, farkı bastırmanın, suni farklar oluşturmanın ve sabitlemenin
aracına dönüşebilir. İşte tam burda soyutlamanın ontolojikleşme tehlikesi
ortaya çıkar.
Soyutlamanın ontolojikleşmesi, bir kavramın artık yalnızca
açıklayıcı bir araç olmaktan çıkıp varlık haline dönüşüp, kendisi hakkında
kesin hüküm vermesidir. Başlangıçta insan deneyimini anlamak için kullanılan
bir kavram, zamanla insanın ne olduğunu belirleyen değişmez bir öz gibi
davranmaya başlar. Kavram artık insanı anlamaya çalışmaz, insanı kendi içine
kapatır. Başarı, normal, zeka, verimlilik, uyum medeniyet, ırk, milleti piyasa
devlet, ahlak, kamuyararı gibi soyutlamalar bu tehlikeyi taşıyabilir. Bu kavramlarım
her biri belirli bağlamlarda anlamlı olabilir. Fakat ontolojikleştiklerinde
insan canlılığını, çoğulluğunu, farkı, oluş halini ezerler.
Burada sorun soyutlamanın kendisi değildir. Sorun
soyutlamanın kendisinin hakikat olarak dayatılmasıdır. Soyutlama bir pencere
olmaktan çıkıp duvara dönüştüğünde tehlikelidir. İnsan dünyayı
soyutlamalarından elde ettiği kavramlarla anlamaya çalışır, bu kaçınılmazdır.
Fakat kavram, anlamaya çalıştığı canlı oluşu sabitlediğinde, düşünmenin değil,
iktidarın aracına dönüşür. Artık kavram insan oluşuna eşlik etmez, ona hükmeder
ve artık insan kavramla anlaşılmaz, kavrama uydurulan bir şeye dönüşür.
Bu durum ölçümde de görülür. Ölçüm başta belirli bir olguyu
anlamak, karşılaştırmak yada düzenlemek için kullanılan teknik bir araçtır.
Fakat ölçüm ontolojikleştiğinde, ölçülen şey artık bir veri olmaktan çıkar ve
kişinin varlığı hakkında hükme dönüşür. Bu sınavdan 50 aldın demek başka
şeydir, sen başarızsın demek başka bir şeydir. Birincisi belirli bir zamanda ve
belirli bir koşulda, belirli bir ölçme aracının sonucunu bildirir, ikincisi ise
kişiyi o sonuca hapseder. Ölçüm olaya ilişkin bir bilgi vermekten çıkar ve
oluşa ilişkin bir hüküm vererek onu varlığa dönüştürür.
Ölçümün ontolojikleşmesi tam olarak budur, geçici bağlamsal,
sınırlı ve teknik verinin insanın özüymüş gibi kabul edilmesidir. Bir insanın
notu, kilosu, performansı, üretkenliği, zeka puanı, ekonomik geliri,sosyal
medya görünürlüğü, çalışma hızı yada bedensel kapasitesi (ki bunda üretim
ekonomisininde tartışmaya açılması gerekli) ölçülebilir. Fakat bu ölçümler
insanın ne olduğunu tam bir kuşatmayla asla izah edemez. Ölçüm insanın belirli
bir yönünü yakalar, fakat insanı bütünüyle temsil ettiğini idaa ettiğinde bir
şiddete dönüşürki bunun temelinde üretim ekomomisi yatar ama buda başka bir
yazının konusu olsun.
Modern dünyada ise ölçüm yalnızca bilgi üretmez, aynı
zamanda insan tipleride üretir. Baraşrılı başarısız, verimli verimsiz, normal
sorunlu, üretken uyumsuz gibi kategoriler ölçüm aracılığı ile kurulur. Bu
ketegoriler başlangıçta düzenleme amaçlı görülür, fakat zamanla insanın
kendisini algılama biçiminide belirler. İnsan kendisini artık yaşadığı
ilişkiler, taşıdığı anlamlar, kurduğu sorumluluklar üzerinde değil, puanlar,
grafikler, sıralamalar, performans göstergeleri ve görünürlük ölçütleri
üzerinden okumaya başlar. Böylece ölçüm dışsal bir araç olmaktan çıkar, insanın
kendilik deneyimi içine yerleşir.
Bu noktada insanın teknikleşmesi başalar. Teknikleşme
yalnızca makinelerin çoğalması değildir. Derin anlamıyla teknikleşme, insanın
kendinide bir makine, bir proje, bir performans alanı, bir veri kümesi ve
optimize edilebilir bir nesne olarak
görmeye başlamasıdır. İnsan artık kendini yaşamak/olmak yerine kendini
yönetmeye çalışır. Kendi bedeni, kendi zamanı, kendi ilişkileri, kendi
duyguları ve kendi düşünceleri bile düzenlenmesi, iyileştirilmesi, verimli hale
getirilmesi gereken yani çözülmesi gereken bir problem unsuruna dönüşür. İnsan
kendini bir oluş değil bir işletme tarzı bir problem olarak ele almaya başlar.
Böylece insanın kendine yabancılaşması derinleşir. Çünkü
insan kendisini anlamaya çalışmaz, kendisini optimize etmeye çalışır, kendisine
kulan vermez, kendini ölçer, başkalarıyla karşılaşmaz, başkaları tarafından
nasıl göründüğünü hesaplar. Yaşamı deneyimlemez, yaşamı performansa çevirir. Bu
durumda insan homo sapiensi aşan anlam varlığı olmaktan uzaklaşır ve
teknikleştirilmiş bir homo sapiense dönüşür. Biyolojik olarak insandır fakat
oluşu gerilemiş ve oluşsal ufku ortadan kalkarak tekrar primata dönüşmüştür.
Burada primatlaşma derken insanın hayvanlaşmasından yada
zoolojik anlamda maymunlaşmasından söz edilmemektedir. Kastedilen şey, insanın
insan olmaktan çıkarılıp yeniden çıplak Homo sapiens düzeyine, yani yalnızca
hayatta kalmaya, rekabete, korkuya, statüye ve performansa indirgenmesidir.
İnsan, Homo sapiensi anlam, ilişki, sorumluluk, soyutlama, umut, başkasıyla
karşılaşma ve kendisini aşma kudretiyle aşar. Fakat bu kudret ancak insan kendi
dünyasıyla, emeğiyle, zamanıyla, bedeniyle, başkasıyla ve kendi anlamıyla bağ
kurabildiği sürece canlı kalır. İnsanı yeniden primatlaştırmanın yegane yolu,
onu kendisine yabancılaştırmak ve hayatı bir survivor düzeneğine indirgemektir.
Çünkü insan ancak ve ancak sürekli elenme, geride kalma, yetersiz görülme,
görünmezleşme ve hayatta kalma baskısı altında primatlaştırılabilir. Mevcut
dünya kurulumu üretim üzerine kurulu olduğu, herkesin sürekli üretmesinin,
performans göstermesinin, kendisini kanıtlamasının ve ölçülebilir hale
gelmesinin istendiği bir düzendir. Böyle bir düzende insanı yalnızca
çalıştırmak yetmez, onu çalışmaya mecbur bırakacak bir survivor ortamı da
üretmek gerekir. Çünkü güvenli, anlamlı ve ilişkisel bir dünyada insan yalnızca
üretim ve performans nesnesi olmaz, düşünür, yavaşlar, karşılaşır, itiraz eder,
anlam kurar ve kendisini üretimin dışında da var eder. Bu nedenle üretim düzeni
insanın bütün hayatını rekabet, performans ve hayatta kalma mantığına çevirir.
Başkası artık dost, komşu, yurttaş ya da karşılaşılacak bir insan değil, rakip,
tehdit, izleyici, onay merci yada basamak haline gelir. İşte bu noktada insan
hayvana değil, daha problemli bir şeye dönüşür, insani anlam ufku daraltılmış,
kendisine yabancılaştırılmış, ölçülen, kıyaslanan, optimize edilen ve
performans nesnesi haline getirilmiş bir Homo sapiense yani primata.
BÖLÜM 2
Modern insan soyut kavramlarla kavga ettiğini sanırken
aslında soyuttan bütünüyle kurtulamaz. Yalnızca bir soyutlama türünden başka
bir soyutlama türüne geçer. Tanrı, hakikat, erdem, umut, aşkınlık, sorumluluk,
ölüm, adalet gibi büyük soyut kavramlarla mesafesini açar, fakat onların yerine
veri, algoritma, performans, verimlilik, görünürlük, piyasa değeri, kullanım
değeri, değişim değeri, başarı, takipçi, beğeni, profil ve imaj gibi teknik
soyutlamalar koyar. Böylece soyut olan kaybolmaz ama soyut olan teknikleşir.
Bu teknik soyutlama insanı özgürleştirmez tam tersi yukarıda
belirttiğim gibi primatlaştırır. Çünkü yaşayan soyutlamalar insanı kendisinin
ötesine açarken, teknik soyutlamalar insanı yönetilebilirhale getirir. Umut
insanı aşar, performans insanı ölçer, adalet insanı başkası karşısında sorumlu
kılar, verimlilik insanı işlevine indirger, aşk insanı başkasıyla karşılaşmaya
açar, onay arzusus insanı başkasının bakışına bağımlı kılar.
Bu nedenle soyutlamalar arasında ayrım yapmak gerekir.
Yaşayan soyutlama insanı açar, ölü soyutlama insanı kapatır. Yaşayan soyutlama
insanın anlam ufkunu genişletir, ölü soyutlama insanı sabitler. Yaşayan
soyutlama insanı ilişkiye, sorumluluğa, umuda, başkasına ve geleceğe bağlar,
ölü soyutlamainsanı kategoriye, ölçüme, norma, role ve işleve indirger. İnsan
soyut olanla bağını kopardığında tamamen özgürleşmez, tersine daha düşük, daha
teknik ve daha yönetilebilir soyutlamalara teslim olur ve primata dönüşür.
Bu durum narsisizmide güçlendirir. Çünkü insan kendisinden
büyük anlam ufuklarıyla ilişkisini kaybettiğinde geriye kendisi kalır. Fakat bu
kendilik derin bir kendilik değildir. Bu imaj olarak kurulan, başkalarının
bakışıyla şişen yada sönen, onayla beslenen, görünürlükle var olan kırılgan bir
benliktir. İnsan başkasıyla gerçek ilişki kurmak yerine başkasının bakışında
kendisini doğrulatmaya çalışır. Böylece narsisizm, insanın kendisini
sevmesinden çok, kendi görüntüsüne hapsolması haline gelir.
Narsistik insan soyutla bağını kaybetmiş değildir, tersine
en yoksul soyutlamaya yani kendi imajının soyutlamasına hapsolmuştur. Kendisi
artık yaşayan bir varlık değil, sürekli düzenlenmesi gereken bir görüntüdür. Bu
yüzden modern narsisizm, teknikleşmiş dünyanın doğal sonucudur. İnsan kendisini
bir anlam oluşu olarak değil, izlenen, beğenilen, ölçülen, kıyaslanan ve
piyasaya sunulan bir imaj olarak kurar.
Bu noktada insanın homo sapiensi aşma kudreti zayıflar.
Çünkü insanı insan yapan şey, yalnızca düşünmesi değil, düşüncesini anlam,
ilişki ve sorumluluk alanına bağlayabilmesidir. İnsan yalnızca homo sapiens
değildir, kendisini aşabilen bir oluştur. Fakat kendisini aşma kudreti, ancak
yaşayan soyutlamalarla mümkündür. İnsan umut etmezse yalnızca bekler. Adalet
fikrini kaybederse yalnızca güç dengelerini hesaplar. Aşkı kaybederse yalnızca
haz yada sahiplenme kalır. Ölüm bilincini kaybederse, yaşam derinliğini
kaybeder. Sorumluluğu kaybederse yalnızca çıkar hesabı kalır.
Bu nedenle sorun soyut olan değil, soyut olanın nasıl
işlediğidir. Soyutlama insanı oluşa, ,ilişkiye ve farka açıyorsa insanidir. Ama
soyutlama insani sabitliyor, ölçüyor, sınıflandırıyor, yönetiyor ve kendisine
yabancılaştırıyorsa ontolojik bir şiddete dönüşür. Aynı şekilde ölçümde kendi
sınırını bildiği sürece yararlıdır. Fakat ölçüm kendini hakikat yerine
koyuyorsa, insanı belirli bir veriye indirgediğinde ve o veriyi insanın özüymüş
gibi yani ontolojikleşerek sunuyorsa tehlikelidir.
Burada şu sonuca varabiliriz. İnsan homo sapiensi soyutlama
sayesinde aşar, fakat her soyutlama insanlaştırıcı değildir. Bazı soyutlamalar
insanı açar, bazıları kapatır, bazı soyutlamalar anlam üretir bazıları iktidar
üretir, bazı soyutlamalar insanı farkla ilişkiye sokar, bazı soyutlamalar
insanı narsistleştirir, bazı soyutlamalar insanı özgürleştirir, bazı
soyutlamalar insanı ölçülebilir ve yönetilebilir hale getririr.
İnsanlığın bugünki krizi soyut olanı bütünüyle terk
etmesinden değil, yaşayan soyutlamalrı kaybedip ölü ve teknik soyutlamalara
teslim olmasından kaynaklanmaktadır. İnsan umutla, adaletle,
sorumlulukla,ölümle, aşkla ve farkla bağını zyıflattığında soyuttan kurtulmaz,
yalnızca daha dar bir soyutlama rejimine girer. Bu rejimde insan artık anlam
kuran, ilişki kuran, kendisini aşan, farkla karşılaşan bir oluş değil, veri
üreten, görünürlük arayan, lendisini optimize eden, başkalarının imajında
kendisini yöneten bir varlık haline gelir.
Bu yüzden insanın asıl meselesi soyuttan kaçmak değildir. İnsan soyuttan kaçamaz. İnsan için
asıl mesele, soyut olanı yeniden insanileştirmektir. Çünkü insan yalnızca homo
sapiens değildir, insan homo sapiensin kendi biyolojik sınırları içinden anlam,
umut, sorumluluk ve ilişki üretme kudretidir. Bu kudret kaybolduğunda insan
trajik bir şeye dönüşür, anlamını kaybetmiş, teknikleşmiş, ölçülmüş,
sınıflandırılmış bir primata dönüşür.
11 Haziran 2026 Perşembe
ONTOLOJİ NEDEN TEHLİKELİDİR.
Ontoloji ilk bakışta çok masum görünür. Sanki yalnızca, bir şey nedir sorusunu sorar. Bir varlığın ne olduğunu, neye dayandığını, hangi mahiyete sahip olduğunu, nasıl tanımlanabileceğini araştırır. Fakat mesele özellikle insan, canlı, beden, toplum, kimlik ve fark söz konusu olduğunda masum olmaktan çıkar. Çünkü, nedir sorusu, yalnızca betimleyici bir soru olmakla kalmaz, kolayca hüküm verici, sabitleyici ve kapatıcı bir soruya dönüşür. Bu insanın şu özelliği var demekle, bu insan budur demek aynı şey değildir. Tehlike tam bu geçişte başlar.
Burada ontolojiye yönelttiğim itiraz yalnızca var olanı
yanlış tanımlama biçimlerine değil, bizzat VARLIK kavramının kendi iç
mantığındadır, varlık en basit ve Parmenidesci
tanımıyla: Varlık doğmamıştır, yok olmaz, değişmez, bölünmez,
hareketsiz, kesintisiz, eksiksiz ve bütün olandır. Mesele var olanı inkar
etmek değildir, mesele oluş halinde olanı, varlık adı altında donduran düşünme
biçiminedir. Çünkü varlık kavramı, çoğu zaman oluşu kendi akışı, ilişkileri ve
değişimi içinde düşünmekten çok, onu bir şeylik, bir sabitlik, bir kendilik,
bir özdeşlik içine alma eğilimi taşır. Bir şeye vardır dediğimiz anda, onu çoğu
zaman ilişkiler içinde beliren, değişen, dönüşen, başka şeylerle birlikte anlam
kazanan bir oluş olarak değil, kendi başına duran, kendiyle aynı kalan,
sınırları çizilmiş bir şey olarak düşünmeye başlarız. Sorun tamda burada başlar.
Bu yüzden itiraz, yaşanan, bedene, farka, ilişkiye, deneyime
yada oluşa değildir, itiraz bunların VARLIK kavramı altında kapatılmasına
yöneliktir. Çünkü varlık dili, oluşun açıklığını kendi üzerine kapatır.
İlişkiyi şeyleştirir, farkı kimliğe çevirir, süreci töze dönüştürür, bağlamı
doğa gibi gösterir, tarihsel olanı kaderleştirir. Böylece canlı olan, henüz
tamamlanmamış olan, başka türlü olabilecek olan şey, budur hükmüyle kapatılır.
Bu nedenle ontolojinin tehlikesi, yalnızca var olanı
düşünmesinde değildir. Var olanı sabit bir öz, değişmez bir mahiyet, doğal bir
kader gibi kurmasındandır. Bir şeyi ontolojikleştirmek, çoğu zaman onu
ilişkilerinden, tarihinden, bağlamından,
oluşundan ve değişe bilirliğinden koparıp, zaten böyledir hükmüne teslim
etmektir. Böylece canlı bir fark, donmuş bir kimliğe, tarihsel bir durum, doğal
bir yazgıya, bağlamsal bir veri ise varlık hükmüne dönüşür.
Bu yüzden bu yazıda eleştirilen şey, farkın kendisi
değildir. Kadın ile erkek arasında, bedenler arasında, ten renkleri arasında,
diller, kültürler, cinsiyetlenme biçimleri, sınıfsal konumlar, sağlık
durumları, yaşlar ve toplumsal roller arasında farklar vardır, yalnız bu
farklar gerçek farklar değildir tamamıyla
içine doğduğumuz yapının oluşturduğu kimliklerden kaynaklı suni
farklardır. Onun için mesele farkın varlığı değil farkın nasıl kurulduğudur.
Fark ilişki olarak kaldığında canlıdır, bağlama, tarihe, karşılaşmalara,
karışıklılıklara ve değişime açıktır. Ama fark ontolojikleştirildiğinde
hiyerarşikleşir. Artık, şu koşullarda böyle olmuş denmez, doğası budur denir,
bu ilişki içinde anlam kazanıyor denmez, varlığın hakikati budur denir., şu
anda şu ölçüte göre şu durum böyledir denmez, zaten böyledir denir.
Ölçüm ise bu sürecin en kritik araçlarından biridir. Çünkü
ölçüm ilk anda bilgi üretir gibi görünür. Bir insanın kilosu, kan değeri, sınav
puanı, zeka testi sonucu, üretkenliği, performansı, bedensel özelliği, davranış
sıklığı, hastalık riski, psikolojik eğilimi yada toplumsal konumu ölçülebilir.
Fakat insan üzerindeki ölçüm ki bu en çok kavramlarla yapılır, taş üzerindeki
ölçüm gibi değildir. Bir taşın ağırlığını ölçtüğümüzde taş kendisini o ölçüme
göre yeniden kurmaz, ama insan ölçüldüğünde, o ölçüm insana geri döner. İnsan
kendisi hakkında üretilen ölçümü duyar, öğrenir, içselleştirir, ona direnmeye
çalışır, ona göre utanır, ona göre gurur duyar, ona göre dışlanır ve kabul
edilir. Bu nedenle insan üzerindeki ölçüm yalnızca dışsal bir veri üretmez,
insanın kendilik algısına, toplumsal yerine etki mümkünlük alanına etki eder.
Buradaki tehlike ölçümün ontolojiye dönüşmesindedir ki söz
konusu canlı yaşam olduğunda kaçınılmaz olarak ölçüm ontolojiye dönüşür ama
yukarıda da belirttiğim gibi bu ölçüm umumiyetle kavramlar aracılığı ile
yapılır. Ölçüm oluşun içinden bir kesit alır. Fakat bu kesit bir kesit olarak
kalmaz, varlık dili tarafından insanın ne olduğuna dair bir hükme dönüştürülür.
Bu beden şu tıbbi desteğe ihtiyaç duyuyor demek başka bir şeydir, bu beden
eksik, bozuk, kusurlu ya da normal dışıdır demek başka. Bu kişi şu koşullarda
yoksullaştırılmıştır demek başka bir şeydir, yoksul tembeldir, beceriksizdir,
kanaate layıktır demek başka. Bu topluluk belirli tarihsel koşullarda
sömürgeleştirilmiş, eğitimsiz bırakılmış, mülksüzleştirilmiştir demek başka bir
şeydir, bu halk geri, ilkel, yönetilmeye muhtaçtır demek başka. Bu insanın
davranışı şu siyasal bağlamda muhaliftir demek başka bir şeydir bu insan
tehdittir, sapmadır, güvenlik riskidir demek başka. Bu çocuğun şu testteki
performansı düşüktür demek başka bir şeydir, bu çocuk düşük zekalıdır,
kapasitesi budur, geleceği buraya kadardır demek başka. Bu işçi şu üretim
düzeninde şu kadar çıktı üretmiştir demek başka bir şeydir, bu insan
verimsizdir, değersizdir, sistem için yük haline gelmiştir demek başka. Bu
bedenin kilosu, kan değeri, hareket kapasitesi, yaşı veya hastalık riski şudur
demek başka bir şeydir, bu beden sağlıksız, başarısız, iradesiz, yük ya da
anormaldir demek başka. Birinciler bağlamsal ölçümler, ikinciler ise ontolojik
hükümlerdir. Birinciler belirli bir durumu gösterir, ikinciler insanın
varlığını tanımlar. Birinciler değişime açıktır, ikinciler kader üretir.
İktidarın en sevdiği dönüşümde budur, ölçüm kimliği öze, özü
kadere çevirmek. Önce suni bir fark belirlenir, sonra oluşturulan bu suni fark
ölçülür, ölçüldükten sonra sınıflandırılır/ayrıştırılır (iktidar bu
ayrıştırmayı pek sever), sonra norm konur, sonra normdan sapana ad verilir.
Sonra bu ad kimlik olur ve bu kimlik öz gibi sunulur. Artık o öze göre muamele
meşrulaşmıştır, “ONTOLOJİNİN FAŞİST DÜNYASINA HOŞ GELDİNİZ”. Böylece ölçüm
artık yalnızca bilgi üretmez, insanları yerlerine yerleştiren bir iktidar tekniği
haline gelir.
Irkçılık bunun en açık örneklerinden biridir. Ten rengi, saç
yapısı, yüz biçimi,coğrafi köken yada soy anlatıları gibi farklar tarihsel,
bedensel ve toplumsal düzeyde var olabilir. Ama bu farklar ölçülüp
sınıflandırıldıktan sonra, ırksal öz diye kurulursa ki maalesef kuruluyor,
artık farktan değil, ontolojik hapisten söz ederiz. Modern ırkçılığın mantığı
tamda böyle çalışır. İnsanlar farklı görünümlere, farklı tarihsel deneyimlere,
farklı çoğrafi kökenlere sahip varlıklar olarak değil, farklı varlık türleriymiş
gibi kurulur. Ölçüm burada bir hapishane mantığında çalışır. Kafatası ölçümü,
ten rengi skalası, kan, soy, genetik oran, etnik saflık gibi araçlar insanı
açıklamaz, insanı bir özün içine hapseder.
Cinsiyetcilikte de aynı mekanizma işler. “Kadın beni ile
erkek bedeni arsındaki bazı biyolojik farklar” cümlesi belirli düzeyde
betimleyici olabilir. Ama kadının özü budur, erkeğin özü budur, kadınlar
duygusaldır, erkek rasyoneldir, kadının yeri şudur, erkeğin görevi budur
denildiğinde ölçüm ve fark ontolojiye dönüşür. Artık tarihsel roller, ekonomik
düzeni aile yapısı, emek bölümü, din, hukuk, eğitim ve kültür görünmez hale
gelir. Geriye sözde değişmez bir kadın özü ve erkek özü kalır. Böylece
toplumsal olarak kurulmuş roller bir özmüş gibi sunulur.
Burada ontolojinin en büyük tehlikesi, zorbalığı doğal
görmesidir. Açık baskı dışarıdan gelir, ontolojik baskı ise ne olduğu hakkında
hüküm vererek insan ne olduğu hakkında hüküm vererek kendisi üzerinde bir baskı
ve kendi kendini kontrol etmesine neden olur, yani ontoloji insanı kendi
kendinin gardiyanı halinede getirir. Yasa bunu yapma der, ontoloji sen busun
der. Bu ikinci cümle çoğu zaman daha derindir, çünkü insanı yalnızca
sınırlandırmaz, ona kendi sınırını kendi özüymüş gibi kabul ettirir. Kadına ev içi
rol verilir ve özü budur denir, erkeğe savaşçı rekabetçi sert bir rol verilir
ve özü budur denir, yoksula itaat ve kanaat öğütlenir ve kaderi/özü budur
denir, sömürgeleştirilene medenileşme uygulanır ve özü budur denilir, farklı
cinselliğe sahip olana sapma, normal dışı denir (Bknz. Alan Turing),
ırksallaştırılan guruba aşağı statü verilir ve özü budur denilir.
Bu yüzden ontoloji iktidarın elinde yalnızca bir düşünme
biçimi değildir, yönetme tekniğidir. Çünkü iktidar toplumu bölmeden,
sınıflandırmadan, ölçmeden ve adlandırıp kimliklendirmeden yönetemez. Ama
çıplak sınıflandırma yetmez. Sınıflandırmanın meşru gözükmesi gerekir. İşte
ontoloji burada devreye girer, insanlara verilen yer sanki tarihsel ve siyasal
bir düzenlemenin sonucu değilde onların varlığının doğal sonucuymuş gibi
gösterilir. Böylece yönetim dışsal bir baskı olarak değil, içsel/özsel bir
yerleştirme olarak görülür.
Oysa insan ölçülebilir yanları olan ama ölçüme sığmayan bir
OLUŞTUR. Bir insanın kilosu vardır ama insan kilosu değildir, bir insanın
tanısı olabilir ama insan tanısı değildir, bir insan bedensel, psikolojik,
toplumsal, ekonomik, kültürel özellikleri vardır ama ama insan bu özelliklerin
herhangi birine indirgenemez. İktidarın yaptığı şey, insanın sahip olduğu
özellikle insanın olduğu varsayılan şey arasındaki farkı silmektir yani
değişime ve ilişkiye kapatmaktır, tıpkı Parmenides gibi.
Bu silme işlemi ölçümün ontolojikleşmesidir. Ölçüm şu kadar
diye başlar, ontoloji bu ölçümün sonucu sen busun diye bitirir. Ölçüm şu anda
şu bağlamda, şu ölçüte göre demelidir. Ontoloji ise çoğu zaman bu ölçümü alır,
bağlamı siler ve böylesin der. Bütün felaket bu geçiştedir, şu andadan, zatene
geçiş, şu bağlamdadan, özü gereğine geçiş, bu ilişki içinden, özü itibarıylaya
geçiş.
Bu yüzden ontolojiye yöneltilen itiraz, VARLIK hakkında daha
dikkatli konuşma çağrısından ibaret değildir. İtiraz daha köktendir, VARLIK
kavramının kendisi, OLUŞU sabitleme ve kendi üzerine kapatma eğilimi taşır.
VARLIK dili, yaşananı bir süreç olarak değil, bir şey olarak düşünmeye zorlar.
Oysa insan ilişkiler içinde ve bağlamda kurulur, bedeniyle deneyimler, diliyle
anlamlandırır, toplumsal bağlamlarla biçimlenir, karşılaşmalarla dönüşür (bknz.
Transdüksiyon) ve kendine verilen tanımlardan taşar.
Bu nedenle ontoloji doğru kullanılırsa sorun kalmaz meselesi
değildir, çünkü ontolojide kaçınılmaz olarak sırtınızı Parmenidese yaslamak
zorundasınızdır. Dolayısı ile sorun ontolojinin kötüye kullanılması değil,
VARLIK kavramının OLUŞUN üstüne kapanma eğilimidir. VARLIK kavramı, budur
dediği anda OLUŞun henüz bitmedi diyen açıklığını bastırır. İnsan hakkında
kurulan her nihai VARLIK cümlesi, insanın başka türlü olma imkanını azaltır.
İnsan budur dediğimiz anda, insanın OLUŞunu, değişimini, ilişkilerini, tarihini,
bağlamını ve kaçış imkanını kapatma riski taşırız.
Bu nedenle VARLIK diliyle düşünmek çok riskli ve
tehlikelidir. Çünkü VARLIK diliyle düşündüğümüzde tamamlanmışlık,
tanımlanabilir, sınırları çizilebilir, bir şey düşünmeye başlarız. Oysa OLUŞta
bir tamamlanmışlık yoktur, OLUŞ kendi üstüne kapanmaz,bir OLUŞ kendisine
verilen adlardan, ölçümlerden, kimliklerden, normlardan ve rollerden taşar.
Tamda bu taşma canlılığı ve sürekli değişimi
gösterir “panta rhei”. Dolayısıla insan budur dendiği anda bile, o budur
hükmünden kaçabilen bir oluştur.
Ontoloji bu yüzden insan söz konusu olduğunda bir hakikat
(hakikat konusunda beni tanıyanlar pozisyonumu bildiği için açıklama gereği
duymuyorum) arayışı olmaktan çıkıp genelde kapatma tekniğinine dönüşebilir.
Hatta daha keskin söylemek gerekir, ontoloji varlık kavramı üzerinden düşündüğü
sürece, kapatma tekniğine dönüşebilir değil, direk kapatma tekniğine dönüşür. İnsan açık bir oluştur. İlişkiseldir,
bağlamsaldır, etkilenir ve etkiler bundan dolayı değişir ve değişime katkı
sunar yani başka türlü olabilir. Ontolojik hüküm ise bu oluşu keser ve BUDUR
üstünden insanın bir durumu VARLIK temelli bir öze çevrilir.
Bu nedenle ontolojiye yönelik bu itirazım düşünmeyi red
etmek değildir, tam tersine düşünceyi varlığın kapatıcı dilinden, aslında
itiraf edeyim varlığın kendisinden kurtarmaya çalışmaktır. Çünkü düşünmek,
insanı bir özün içine kapat değil, onun ilişkilerini, oluşunu değişimini,
açıklığını görebilmektir. VARLIK dili BUDUR der, OLUŞ ise HENÜZ BİTMEDİ der.
İnsan hakkında düşünmenin ETİK sorumluluğu HENÜZ BİTMEDİ açıklığını yani FARKI
koruyabilmektir.
Ontoloji bu açıklığı kapattığında iktidarın en sert
biçimlerinden biti haline gelir. Çünkü insanı yalnızca yönetmez, ona ne
olduğunu söyleyerek kendi kendinin gardiyanı yada bekçisi haline getirir. çünkü
insan bir zaman sonra kendisini söylenen bir şey sanmaya başlar. En tehlikeli
yer burasıdır, baskının dışarıdan gelmesi değil, insanın kendisini iktidarın
tanımıyla düşünmeye başlamasıdır. İktidarın zaferi,insanın kendine yapıştırılan
ölçümü, kimliği ve özü kendi hakikati sanmasıdır.
Bu nedenle ölçümün etik sınırıda burada belirir. Ölçüm
bağlamsal kalmalıdır. Bu öçlüm şu anda, şu amaçla, şu yöntemle, şu sınırlılıkla
yapılmıştır, inanın bütün zaman ve mekanlarına dair bir hüküm değildir
denebilmelidir. İnsanı kapatmaya, sınıflandırmaya, hiyerarşikleştirmeye,
damgalamaya ve kaderleştirmeye başladığında bilgi olmaktan çıkar, iktidar olur.
Ontoloji tehlikelidir, çünkü çoğu zaman farkı ilişki olarak
değil, VARLIK olarak kurar. Ölçüm tehlikelidir, çünkü çoğu zaman bağlamsal
veriyi kimliğe dönüştürür. İkisi birleştiğinde insan şunu söyler, SEN BUSUN.
Buna karşı düşüncenin görevi şunu söylemektir, HAYIR, İNSAN BUNDAN İBARET
DEĞİLDİR, İNSAN KENDİSİNE YAPIŞTIRILAN ÖLÇÜMDEN, KİMLİKTEN, ÖZDEN VE KADERDEN
FAZLASIDIR.
Unutmayın Parmenides, Heraklitos kapısını çalmak zorundadır,
ama Heraklitos kimsenin kapısını çalma gereği duymaz
Not: Kişisel kanaatimce ontoloji denen alan aslında
teolojidir ama buda başka bir zamanın konusu olsun
9 Haziran 2026 Salı
ENSEST ÜZERİNE BİR DENEME
Bu yazımda iktidar kavramın arkasında antik çağlardaki iktidarın sadece aile içinde devamını sağlayan ensest mantığının, yapısal düzende aynen devam ettiğini, her yapının aslında arkasında biyolojik olmamakla birlikte gizli bir ensest mantığı taşıdığını gerekçelendirmeye çalışacağım. Çünkü Antik toplumlarda özellikle yönetici sınıflar, kraliyet aileleri, firavunlar ve aristokrasi arasında görülen ensest ve yakın akraba evliliklerinin temel motivasyonu mülkü, gücü, kutsallığı ve iktidarı aile dışına çıkarmamak, yani dış dünyaya kapatmaktı.
Modern iktidarın sürekli kendi içinden üreyen, dışarıyla gerçek bir karşılıklığa girmeyen, kendi kurucu çevrsini kendi sadakat ağı içinde yeniden üreterek çoğalmasıda. Bu anlamda şu sert önerme ileri sürülebilir hale getirmektedir. İktidar ensesttir.
Burdaki ensest kavramını elebette biyolojik anlamda kullanmıyorum. Kastetmeye çalıştığı şey, aile içi cinsel ilişki yada kan bağına dayalı biyolojik bir sapma değil. Buradaki ensest, simgesel, örgütsel ve siyasal bir kapanma biçimi. İktidarın kendi kendisi ile ilişkiye girmesi, kendi kadrosunu kendi içinden üretmesi, kendi meşruiyetini kendi iç çevresinde dolaştırması, dışarıdan geleni ancak kendine benzeterek içeri almasıdır. Başka bir deyişle iktidar, dışarıyla gerçek bir değiş tokuş ve karşılıklılık ilişkisi kurmadığında, kendi içine kapanır ve bu kaçınılmaz olarak muhafazakarlık ile sonuçlanır, çünkü kendi asabiyetini kendi içinde döndürür, yine kendini kendinden doğurur. İşte bu kapanma hali iktidarın ensestleşmesidir ki bu daha antik toplumlarda aile içi evliliğe kadar görülmektedir, Modern iktidar kendini hanedan değil, kurum, soy değil, liyakat, aile değil, ideoloji, “kan değil, dava diye sunar, ama işleyiş mantığı bakımından çoğu zaman eski hanedan mantığından çok da uzaklaşmaz.
Bu noktada İbn Haldunun asabiyet kavramı son derece açıklayıcıdır.İbn Haldunda asabiyet, bir topluluğu bir arada tutan dayanışma, bağlılık ve ortak hareket etme gücüdür. Bu bağ kimi zaman nesep üzerinden, yani soy, kan, akrabalık ve kabile aidiyeti üzerinden kurulur. Buna nesep asabiyeti denebilir. En eski ve engüçlü asabiyet biçimlerinden biri budur. Aynı soya, aynı kabileye, aynı aile çevresine mensup olanlar, dışarıdan gelen tehlikelere karşı kendilerini doğal biçimde birbirine bağlı hisseder. Burada dayanışmanın temeli kan bağıdır.
Sebep asabiyeti ise, kan bağına değil, ortak dava, ortak din, ortak ideoloji, ortak çıkar, ortak amaç, ortak parti, ortak cemaat yada ortak kurum bağına dayanır. Modern toplumlarda iktidar çoğu zaman kendini nesep asabiyetiyle değil, sebep asabiyeti ile kurar. Yani biz aynı soydanız demez, biz aynı davadayız, aynı ideali savunuyoruz, aynı kurumsal akla bağlıyız, aynı ideolojik çizginin insanlarıyız der.
Fakat mesel tamda burda başlar. Çünkü sebep asabiuyeti, görünüşte kan bağınıaşmış gibi durdada, zamanla yapay bir nesep asabiyeti gibi çalışmaya başlar. Kan bağı yoktu ama, bizden olanlar vardır. Soy yoktur ama dava soyu vardır. Aile yoktur ama örgüt vardır. Biyolojik akrabalık yokturama simgesel akrabalık vardır. Modern iktidar, kendini açık, rasyonel, kurumsal yada liyakatçi gösterirken, derinde çoğu zaman kapalı bir içerdenlik rejimi üretir. Bu rejide asıl belirleyici olan, kişinin gerçekten ne bildiği, ne yapabildiği yada ne kadar yetkin olduğu değil, hangi asabiyet dairesine ait olduğudur.
Bu nedenle iktidarın ensetliği, onu kendi kurucu asabiyetini dışarıya gerçek anlamda açmamasında yatar. İktidar dışarıdan insan alabilir, farklı toplumsal kesimlerden kişileri vitrine çıkarabilir, sonradan gelenlere bazı makamlar verebilir. Fakat bu dışarıya açılma çoğu zaman gerçek bir karşılıklık değildir. Dışarıdan gelen kişi, çoğu zaman merkezin eşit kurucusu haline gelmez. İçeri alınır ama merkeze yerleştirilmez. Görev alır ama kurucu karar hakkına sahip olmaz. Temsil edilir ama belirleyici omurgaya dahil edilmez. Böylece iktidar, dışarıyı gerçekten içeri almak yerine onu kendi sadakat hiyerarşisi içinde dönüştürür.
Burada İbn Haldunun azatlı kavramı önemli bir benzetme imkanı sunar. Azatlı, eksi kölelik düzenlerinde sahibi tarafından özgür bırakılmış kişiyi ifade eder. Hukuken özgürleşmiştir, fakat sosyal ve simgesel bakımdan eski bağın izini taşımaya devam eder. Azatlı artık bütünüyle dışarıda değildir, ama içerinde asli bir konumada sahip değildir. İçeriye alınmıştır, fakat bu içerialınam eşit kuruculuk yada omurga asabiyete dahil olduğu anlamına gelmez. Onun konumu çoğu zaman minnet, borç, sadakat ve bağlılık ilişkisiyle belirlenir
Modern iktidar yapılarında sonrada içeri alınan bir çok kişi benzer biçimde çalışır. Sisteme dahil edilir, belirli mevkilere getirilir, ödüllendirilir, görünür kılınır. Fakat iktidarın birinci halkasında hatta çoğu zaman ikinci halkasında bile yer alması engellenir. Çünkü ana omurga, kurucu asabiyetin içinden oluşturulur. Dışarıdan gelen kişi, iktidarın asıl sahibi değil, kabul edilmiş unsurdur. Ona, sen bizdensin denir, fakat bu bizdenlik çoğu zaman, sen artık bizim tarafımıza geçtin anlamına gelir, ama bu asla o asabiyetin içine girdiği anlamına gelmez sadece asabiyetin taraftarı olarak kabul edilir. Böylece dışarıdan gelen kişi, iktidarın açıldığını değil, iktidarın dışarıyı kendi içine soğurduğunu gösterir.
Bu durum arkaik toplumlarda görülen ensest yasağıyla ilginç bir parallelik taşır. Arkaik toplumlarda ensest yasağı yanlızca biyolojik sonuçları önlemek için varolan bir yasak değildir. Aynı zamanda kapalı aile devresinin kırılmasıdır. Aile kendi içine kapanmasın, kendi içinde evlenip,malı, adı, bedeni, mirası ve iktidarı kendi içine kapatmasın diye ensest yasaklanır. Bu yasak aileyi dışarı ile ilişki kurmaya zorlar ki bu esasen farkında karşılaşmasıdır, başka aileler ile bağ kurulur, evlilik yoluyla değiş tokuş yapılır, akrabalık ağı genişler, toplumsal karşılıklılık üretilir. Yani ensest yasağı, kapalı özdeşliği kıran ve karşılıklılığı mümkün kılan düzenektir.
Bu açıdan bakıldığında biyolojik ensest yasağı, toplumsal karşılıklılığın önünü açar. Aile kendi içine kapanmaz, dışarıyla ilişki kurar. Fakat modern iktidar, biyolojik ensesti yasaklamış olsada, simgesel ve örgütsel düzeyde ensest mantığını sürdürür. Kendi kadrolarıyla, kendi diliyle, kendi ideolojisiyle, kendi sadakat ölçütleriyle, kendi geçmiş anlatısıyla, kendi kurucu mitiyle kendini yeniden üretir. Dışarıyla ilişkiye giri gibi görünür, fakat çoğu zaman dışarıyı kendine göre biçimlendirerek içeri alır. Böylece dışarının farkı korunmaz, içeri alınan fark sadakat adı altında eritilir.
Burada temel sorun şudur. İktidar dışarıyla evlenmez, kendisiyle evlenir. Dışarıdan geleni eşit bir karşı tarafolarak kabul etmez, onu kendi içine katılacak, kendine bağlanacak, kendine borçlu hale gelecek bir unsur olarak düzenler. Bu nedenle iktidarın dışarıyla ilişkisi çoğu zaman karşılıklılık değil, soğurmadır. Gerçek karşılıklıda soğurma yoktur transdüksiyon vardır. Oysa iktidarda yanlızca dışarıdan gelen dönüşür, merkez ise kendi özdeşliğini korur. Merkez değişmez, yanlızca çevreyi kendine uydurur.
Bu yüzden iktidar ensesttir önermesi, iktidarın yanlızca akrabalık ilişkileriyle kurulduğu anlamına gelmez. Daha geniş anlamda, iktidarın kendi asabiyetini dışarıya açmadan, kendi içinde yenidenüretme eğilimini anlatır. Bir iktidar odağı, hangi ideolojiyi savunursa savunsun, hangi kurumsal dili kulanırsa kullansın, hangi modernlik idaasıyla ortaya çıkarsa çıksın, eğer kendi kurucu çekirdeğini dışarıyla gerçek bir ilişkiye sokmuyorsa ensestleşir. Çünkü orada artık düşünce dolaşımı değil, sadakat dolaşımı vardır, fark değil içerdenlik ve özdeşleşme vardır, karşılıklık değil, kapalı devre yeniden üretim vardır ve kapalı devrelik kaçınılmaz olarak ensesttir.
Bu ensestleşmenin en belirgin sonucu, iktidarın kendi körlüğünü ve çarpık düzenini yani sakat düzenini üretmesidir, çünkü ensestin kaçınılmaz sonucu çarpık bir yapılaşmadır. Kendi içinden konuşan, kendi içinden seçen, kendi içinden, yükselten, kendi içinden ödüllendiren bir yapı, dışarıdan gelen eleştiriyi tehdit olarak algılar, çünkü yapı ensestten dolayı çarpıklaşmıştır.
Sonuç olarak iktidarın ensestliği onu biyolojik akrabalık sınırlı bir kapalılık üretmesinden değil kendi asabiyetini kendi içinde dolaştırmasından kaynaklanır.
Bu yüzden önerme şu şekilde daha keskin hale gelebilir: İktidar, kendi kurucu asabiyetini dışarıyla gerçek bir karşılıklılığa açmadığı anda esnsestleşir. Ensest burada biyolojik bir suçun adı değil, kapalı devre siyasal üretimim mülkü, gücü, kutsallığı ve iktidarı kendi çekirdeği dışına çıkarmamak, yani dış dünyaya kapatmasıdır.
Modern dünyada biyolojik ensest yasaklanmış olabilir, fakat iktidarın arkasında hala simgesel bir ensest mantığı hala sürmektedir. Kanın yerini ideoloji, soyun yerini dava, akrabalığın yerini örgütsel sadakat almıştır.
8 Haziran 2026 Pazartesi
BİR TAKIM DÜŞÜNCELER
Felsefe, bulma değil, kabul edileni rasyonelleştirme faaliyetine dönüşürse yani en baştan tanrı, bir, iyi, logos, ilk neden, mutlak akıl, aşkın tümel gibi bir ilke koyarsa, düşünce varlığa açık bir biçimde yönelmez, varlığı o ilkeye göre düzenler. Sonra da aklın ilkeleriyle bunu iç tutarlılığa kavuşturur.
Ama burada kritik soru şudur;? tutarlılık hakikat demekmidir? Bir sistem kendi içinde çok tutarlı olabilir ama bu o sistemin başlangıç koşullarının doğru olduğunu göstermez. Mesela aşkın bir tümel vardır öncülünü baştan kabul edersiniz ve ardında tüm tekilliklei bu tümele bağlı olarak açıklayan çok tutarlı bir sistem kurabilirsiniz. Ama bu sistemin tutarlılığı, aşkın tümelin gerçekten var olduğunu kanıtlamaz, yalnızca onu kabul ettiğinde nasıl bir düzen kurabileceğini gösterir. Çünkü akıl önce aşkın tümeli var sayıyor, sonra kendi ilkeleriyle o aşkın tümeli, ispatlamaya çalışıyor, yani akıl kendi kurduğu zemini yine kendi kuralları ile onaylıyor. Bu durumda akıl hakikatı dışarıdan yakalamıyor kendi kurduğu çemberin içinde döndürüyor.3 Haziran 2026 Çarşamba
KAVRAMLAR ÜZERİNE
14 Nisan 2026 Salı
BİR DENEME
İnsanoğlu her şeyi ayırarak anlamlandırıp düşünür. Peki insanoğlu ayırmadan, ama farkı da eritmeden ve farkı birbirine temas ettirerek karşılıklılık içinde düşünmeyi nasıl başarabilir. Bence bunu ayırımları tamamen yok ederek başaramayız, ama ayrım yerine fark kavramını pekala koyabiliriz çünkü düşünce en azından bir farkla çalışır, yani fark olmadan düşünemeyiz. Bir şeyi düşünmek, onu başka bir şeyden bir ölçüde farklılaşması demektir. Ama konumuz ayırmak üstüne olduğu için bugün fark kavramını kullanmayıp ayırma kavramını kullanacağım.
8 Nisan 2026 Çarşamba
ÖZNE ÜSTÜNE BİR TAKIM DÜŞÜNCELER
Birinci tezim: Varlığın ve öznenin ilk hakikati töz değil, ilişkidir. Yani şeyler önce kendi içine kapalı özler olarak durup sonra ilişkiye girmezler, tersine, ilişki, karşılaşma, temas, etkileşim ve karşılıklılık, bireyleşmenin asli zeminidir. Bu yüzden özne, önceden tamamlanmış bir iç merkez değil, ilişkisel bir doğuştur. Ama bu doğuş, dışsal bir kodun edilgen sonucu da değildir. Öznenin kaynağı ne salt içsellikte, ne de salt dışsal yapıda bulunur; kaynağı, ilişkisel oluşun kendisindedir.
İkinci tezim: Fark, eksiklikten önce gelir. Yani farkı, bir yoksunluk, bir yarık, bir kayıp mantığıyla değil, yaratıcı, doğurucu, bireyleştirici bir güç olarak düşünüyorum. Bana göre fark, varlığın başına gelmiş talihsiz bir ayrılma değil, bizzat oluşun motorudur. Bu yüzden özne, eksik olduğu için hareket eden bir varlık olmaktan çok, fark içinde ve fark sayesinde bireyleşen bir varlık gibi düşünülmelidir. Yani fark burada olumsuz değil, oluşaldır.
Üçüncü tezim: Yapılar, yasalar, söylemler, kodlar ve kurumlar ilk gerçeklik değil, tortulaşmış ilişki biçimleridir. Yani benim bakışımda yapı, başlangıç değil sonuçtur. Elbette yapılar vardır, etkilidirler, insanları biçimlendirirler; ama bunlar hayatın ilkesi değildir. Hayatın, öznenin ve toplumsallığın ilkesi, canlı ilişkisel akıştır. Yapı ise bu akışın donmuş, katılaşmış, kurumsallaşmış, sonradan sertleşmiş biçimidir. Bu yüzden ben, çoğu zaman bir çok isimde tortuyu kaynak yerine koyma eğilimi görüyorum. Onlar bana bazen, olmuş bitmiş düzenleri ilk hakikat gibi anlatıyorlarmış gibi geliyor.
Dördüncü tezim: Evrensellik iddiası çoğu zaman tarihsel bir yerelliğin kendini mutlaklaştırmasıdır. Burada benim en eleştirel sezgilerimden biri ortaya çıkıyor. Üretim, cinsellik, iktidar, yasa, gösteren, özne gibi modern kavramlar, belirli tarihsel-toplumsal bağlamlarda oluşmuş kavramlardır. Benim itirazım, bu kavramların açıklayıcı olarak kullanılmasına değil, bütün tarihe, bütün kültürlere, bütün insani deneyime giydirilmesine. Yani ben kavrama karşı değilim, kavramın metafizikleşmesine karşıyim. Benim gözümde modern düşüncenin en büyük hatası, kendi tarihsel biçimlerini insanlığın gizli özü sanmasıdır.
Beşinci tezim: Özneyi anlamak için koddan çok karşılıklılığa, yasadan çok doğuşa, eksiklikten çok bireyleşmeye, soyut yapıdan çok somut ilişkiye bakmak gerekir. Bu, benim bütün itirazlarını bir araya getiren ana tezdir. Çünkü ben özneyi ne liberal bireycilikteki gibi egemen ve kendine tam sahip bir benlik olarak görüyorsum, ne de yapısalcı çizgideki gibi bütünüyle dışsal düzenlerin etkisi olarak. Benim özne dediğim şey, ilişkisel ama edilgen olmayan, oluşsal ama dağınık olmayan, karşılıklılık içinde doğan ama tamamen çözülmeyen bir özne. Yani özneyi (olmadığını düşünmeme rağmen ki bence doğrusu farkdır) korumaya calişiyorum, ama onu töz olarak değil, bireyleşme süreci olarak korumaya çalışiyorum, aslında kendimce özneden farka geçişi sağlamaya çalışıyorum, yani bu yazıyı okuyan herkese özne adı altında, fark kavramını kodlamaya çalışıyorum
Camaron
10 Mart 2026 Salı
DİNİMİZ
Aslında insanlar gökteki efendiyi öldürdüler, ama yerdeki Tanrı’yı (Ekonomi Politik) ve yeni dinleri olan Üretim'i kutsallaştırarak sadece kırbacın rengini değiştirdiler. Bir sabah uyanıp kulluğu bir anda bırakan insan, göğün ayetlerini arkasında bırakırken ki bence doğru bir davranıştı yerin mesai saatlerine biat etti.
Bu din, Üretim Dini'ydi ve henüz bu dine ateist olabilmeyi başaranı ben görmedim. Bu dinin namazı olan çalışma, hepimiz tarafından hiç kazaya bırakılmadan eda edilirken; bir yandan da kurban (insan) ritüeli kusursuzca yerine getiriliyordu. Ancak bu dinde kurbanların etleri, kemikleri ve kanları doğrudan Tanrı’ya, yani Ekonomi Politik’e ulaşıyordu.
Bu dinin mezhepleri olan Kapitalizm ve Komünizm, vb. en hakiki inancın kendileri olduğunu, namazın (çalışma) ve kurbanın (insan) en doğru ritüellerini kendilerinin icra ettiğini iddia ederek yeni müminlerini davet ediyorlardı. Her mezhep, kendi kurbanının en ideal olduğunu kanıtlamak için bu yeni Tanrı’nın gözlerinin içine bakıyor, adeta bir Habil ve Kabil yarışına giriyordu. Kurbanı kabul edilen kutsanırken, beğenilmeyen aforoz ediliyordu. Fakat aforoz edilen Kabil, kurbanını Tanrı’sına kabul ettirmek için daha büyük bir hırsla çabalamaya devam ediyordu.
Artık ardı arkası kesilmeyen kurban ritüelleri vardı ve herkes bu mezbahada en iyi kurbanı yani kendisini ve ötekini sunmaya çalışıyordu.
8 Mart 2026 Pazar
İSYAN
Her rol (baba, işçi, vatandaş, entelektüel), aslında sisteme verilmiş bir rehindir. Rolü terk ettiğinde, iktidarın seni tutabileceği bir kulp kalmaz. Bu, saf bir ideolojisiz hali bakışının en uç noktasıdir. Saf bir hiçlik, ama içinde her türlü potansiyeli barındıran bir hiçlik.
İktidar bir parazit gibidir, beslenmek için bir özneye, bir itaat edene ihtiyaç duyar. Herkesin gönüllü olarak sistemin dışına çıktığı, hukukun korumasını ve dolayısıyla baskısını reddettiği bir yerde, iktidar havlayan ama ısıramayan, sahibini arayan sahipsiz bir köpeğe dönüşür.
İçerisi kalmadığında, iktidarın o kutsal merkezi (temerküz alanı) anlamını yitirir. Her yer dışarısı olduğunda bir mekansızlik zuhur eder, iktidar genişleyeceği bir alan bulamaz, çünkü artık yutabileceği bir öteki yoktur.
Herkes dışarıdaysa, kimse yabancı değildir.
Bu durum, iktidarın en büyük korkusudur: Denetlenemeyen, kategorize edilemeyen ve hiçbir hak talep etmediği için borçlandırılamayan bir yığın. Hak istemiyoruz, çünkü sistemin bize verebileceği hiçbir şey, bizim sistemden çaldığımız o hiçliğimiz kadar değerli değil.
Çünkü her hak arayış sisteme bir tür borçlanmadır.
ZEMİNİN YAPI SÖKÜMÜ
Kavramlar üzerine düşünmeye başladığımızda il eğilimimiz genellikle kavramın kendisini suçlamak olur. Çünkü kavram gerçekten dünyayı olduğu ...
-
Giriş Aslında temel hata ‘bütün’ diye bir özün var olduğunu sanmaktır. Bütün denilen şey, sınırları çizilmiş ve kurallara göre işleyen b...
-
Sesli Dinlemek İçin Tıklayınız ÖZET Klasik epistemolojinin merkezinde yer alan "gerekçelendirilmiş doğru inanç" tanımı, bilgiye...
-
BENLİK ÖRGÜTLENMESİ Bence benlik örgütlenmesi ne “ben”in üstünde bir iktidar yapısıdır ne de bedenin üstünde kurulmuş bir egemenliktir ....