1 Şubat 2026 Pazar

DON

Çocuk bu dünyaya donsuz gelmiştir. Sonra çocuğa bir don giydirirler. Giydiği don çocuğa çok yakışmıştır; herkes donun ne kadar güzel olduğunu, ne kadar yakıştığını söylemektedir. Don onay almıştır. Aslında donun aldığı onay, çocuğun varoluşunun onayıdır.

Çocuk zamanla bu donun ceplerini ağır ağır doldurmaya başlar. Önce sağ cep, sonra sol cep, en son arka cepler. Cepler öyle doldurulmuştur ki çocuk artık bir adam olmuştur. Ceplerindekiler yere dökülmesin diye ceplerine fermuar diktirir ve fermuarları sıkıca çeker. Zamanla don adamın üstüne yapışır.

Bir süre sonra adam, aslında bu donun ona hiç uymadığını, yakışmadığını; sadece yakıştırıldığını anlar. Ve birden, bu dünyaya donsuz geldiği zamanı özlemeye başlar. Artık donu çıkarması gerektiğini, bu donun ona ait olmadığını düşünmeye başlar. Fakat don bacaklarına yapışmıştır; çıkardıkça deriyle birlikte soyulur. Başta bundan korkar, ama altından çıkan yeni deriyi gördükçe umutlanmaya başlar.

Donu tam dizlerine kadar indirdiğinde birden ceplerindeki eşyalar aklına gelir. Umut yerini endişe ve korkuya bırakır; çünkü eşyalar donla birlikte gitmek üzeredir. Sonra yüzünde yeniden bir umut belirir: eşyaları yanına alıp dondan kurtulabileceğini düşünür. Eşyaları almak için elini uzattığında, eşyaların donla bütünleştiğini fark eder.

Bu kez adamı umutsuzlukla birlikte bir arada kalmışlık sarar. Çünkü don çıktığında eşyaların da gideceği gerçeğiyle yüzleşir. Dondan vazgeçmek için eşyalardan vazgeçmek gerektiğini anlar. O an, donun kendisini işgal ederek nasıl “kendisi” olduğunu, yüzünde okkalı bir tokat gibi hisseder.

Artık donu tekrar yukarı çekmekten başka çaresi kalmadığını düşünür. Donu yukarı çekmek için eğildiğinde ise bunu başaramadığını fark eder. Don yukarı çıkmıyordur. Dizlerinde öylece kalakalır.

Artık adam ne donu çıkarabiliyordur ne de tekrar giyebiliyordur. Don dizlerinde kalmıştır.

Adamda, dünyaya donsuz geldiği o anın özlemi iyice artar; ama bir yandan da donun ceplerindeki eşyaları düşünmektedir. Derken kulaklarında Neşet Baba’nın sözü çınlar:

“Donsuz geldik, donsuz gideceğiz.”

Adam o an, dondan kurtulmanın tek mümkünlüğünün donsuz gidilecek o an olduğunu anlar. Kafasının içinde sorular yankılanır:

“Bu donu niye giydim? Kim giydirdi? Keşke giymeseydim.”

Gel zaman git zaman, adam donsuz gideceği o ana gelmiştir. Don bir anda, ceplerindekilerle birlikte, üstünden kendiliğinden çıkıverir. Adam bir an rahatlar; çünkü artık dondan kurtulmuştur. Fakat bir anda bedenini bir ürperti kaplar. Çünkü don, bedenini terk etse de orada öylece durmaktadır; yeni donsuzları beklemektedir.

Adam korkulu bakışlarla dona son bir kez bakar, içinden türlü küfürler eder ve gözlerini yumar.

30 Ocak 2026 Cuma

İnsan Zaten Böyle Değildir

 "İnsan zaten böyledir” diyen her fikirden uzak durun. Çünkü insan öyle değildir, insan öyle yapılır. İnsan paylaşarakta ilerleyebilir, rekabet ederekte, bu tamamıyla ilişki, sürec ve üretildiğiniz bağlamla alakalıdır. Çünkü insan sabit bir doğa değildir, ilişkiler içinde biçimlenen bir süreçtir. Eksiklik bir kusur değildir; eksiklik bir avantajdır. Eksiklik sayesinde öğreniriz, eksiklik sayesinde açık kalırız, eksiklik sayesinde ilişki kurarız. Eksik olmasaydık kimseye ihtiyacımız olmazdı, kimseye kulak vermezdik, kimseyle yan yana duramazdık, var olamazdık. Tamlık dediğimiz şey hayat değildir. Tamlık, mezarlık sessizliğidir.


28 Ocak 2026 Çarşamba

Akıl, Duygu, İlişki: Fark Etiği Üzerine Bir Deneme

Bu metnin çıkış noktası, klasik felsefi ayrımların artık insanı açıklamakta yetersiz kaldığı bir yerde duruyor. Akıl–duygu, rasyonalizm–empirizm, özgür irade–determinizm gibi ikilikler, insanı ya fazla yücelten ya da fazla indirgeyen çerçeveler üretmiş durumda. Bu çerçeveler içinde insan ya evrensel aklın taşıyıcısı olarak soyutlanıyor ya da koşulların, biyolojinin ve alışkanlıkların pasif ürünü hâline getiriliyor. Oysa insan ne salt akıldır ne de salt tepkisel bir organizma. İnsan, her şeyden önce ilişki içinde oluşan bir varlıktır.

Klasik rasyonalizm, aklı bilginin ve normun merkezi olarak konumlandırırken güçlü bir düzen fikri vaat eder. Akıl, evrensel olanı kavrar, zorunlu olanı ayırt eder, değişeni, bağlamsalı ve duygusal olanı ikincil görür. Bu bakış ilk bakışta güven vericidir çünkü belirsizliği azaltır. Ancak tam da bu noktada ciddi bir problem başlar. Akıl ölçüt haline geldiğinde, “doğru” yavaş yavaş “işe yarayan” ile özdeşleşir. İşe yarayan düzenlidir, hesaplanabilirdir, optimize edilebilirdir. Bu mantık kaçınılmaz biçimde insanlara da uygulanır. Akıl merkezli bir dünyada insan, bir işlev olarak görülmeye başlar. İşe yarayan insan makbuldür; yaramayan ise yük, sapma ya da sorun olarak algılanır. Öjeni gibi düşünceler, aklın doğrudan sonucu değildir ama aklın tek yasa hâline gelmesinin tarihsel olarak ürettiği karanlık yan ürünlerdir.


Deneycilik/Empirizm bu noktada daha mütevazı bir tavır alır. Bilginin kaynağını deneyimde görür, zihnin içini boşaltır, aklı kurucu değil düzenleyici bir araç olarak tanımlar. Bu yaklaşım norm üretmekte daha temkinlidir; çoğu zaman “nasıl olmalı” sorusundan kaçar. Ancak bu temkin etik alanda bir boşluk yaratır. İnsan davranışı açıklanır ama sorumluluk fikri kolayca dağıtılır. “Koşullar böyleydi”, “alışkanlıklar böyle oluştu” gibi açıklamalar, fail kavramını zayıflatır. İnsan burada da özne olmaktan çok bir süreç sonucu gibi konumlanır.

Klasik duyguculuk/Sentimentalizm ise özellikle ahlak alanında devreye girer ve der ki: iyi–kötü ayrımı akıldan değil, duygudan doğar. Ahlaki yargılar, sempati, tiksinti, onaylama gibi değerlendirme duygularının ifadesidir. Bu yaklaşım, rasyonalizmin soğuk normatifliğini kırar ve ahlakı yaşayan bir zemine çeker. Ancak klasik duyguculuk da tam anlamıyla ilişkiyi merkeze alamaz. Çünkü duygu hala bireyin içsel bir durumu gibi düşünülür. Sempati bile çoğu zaman “ben, senin yerine kendimi koyuyorum” şeklinde kurulur. Yani ilişki vardır ama ontolojik merkez hala bireydir.

Oysa burada daha radikal bir adım atmak gerekir. Duygu, bireyin içinde hazır bulunan bir öz değildir. Duygu, ilişkide ortaya çıkar. Korku, öfke, utanç, şefkat, sevinç… bunların hiçbiri ilişkisiz düşünülemez. Bir karşılaşma olmadan duygu yoktur. Bu nedenle duyguyu merkeze almak yetmez, duygunun da ilişkiselliğin bir çıktısı olduğunu kabul etmek gerekir. Bu kabul yapıldığında hem rasyonalizmin akıl merkezli evrenselciliği hem de bireyci duyguculuğun içselleştirilmiş ahlak anlayışı aşılır.

Bu noktada sıkça yöneltilen itiraz ortaya çıkar: “Duyguyu ve bağlamı merkeze alırsak ahlak relativizme düşmez mi?” Bu itiraz, ahlakın bağlamdan bağımsız olması gerektiği varsayımına dayanır. Oysa ahlak zaten bağlamsaldır. Aynı eylem farklı bağlamlarda farklı etik anlamlar taşır. Bu bir zayıflık değil, ahlakın doğasıdır. Bağlamdan koparıldığında ahlak, etik olmaktan çıkar; yasa, doktrin ya da ahlakçılık haline gelir. Dolayısıyla mesele bağlamdan kaçmak değil, bağlam içinde neye göre etik yargı verdiğimizi netleştirmektir.

Burada belirleyici bir ilke ortaya konabilir: Farkın kabulü etik olarak evrensel açıdan iyidir, farkın reddi etik olarak evrensel açıdan kötüdür. Bu ilke içerik evrenselliği iddiasında bulunmaz. Kimseye “şu değeri benimse” demez. Bunun yerine biçimsel bir evrensellik önerir: farkların birlikte var olabilmesini mümkün kılan her ilişki etik olarak iyidir, farkı bastıran, silen, tekleştiren her ilişki etik olarak kötüdür. Bu ilke, duygunun keyfiliğini sınırlarken aklın tahakkümünü de engeller. Ölçüt duygu değildir; duygunun ilişkiye ne yaptığıdır.

Bu etik zeminde özgürlük kavramı da kökten yeniden düşünülür. Özgürlük bir hak değil, bir sorumluluktur. Kişinin kendini inşa etme sorumluluğudur; hazır değerlerin arkasına saklanmama sorumluluğudur. Kendine karşı sorumluluktur; yaptığı eylemin kendi benliğini neye dönüştürdüğünü üstlenmektir. Ve ötekine, farka karşı sorumluluktur; eylemin ilişkiyi nasıl etkilediğini hesaba katmaktır. Bu çerçevede özgür irade, metafizik bir nedensizlik değil; kişinin yaptığı eylemi bilerek yapması, sonuçlarını yaklaşık olarak öngörebilmesi ve bu sonuçların sorumluluğunu üstlenebilmesidir.

Bu tanım, özgür iradeyi nörobilimle kavga ettirmez ama etik alanı kurtarır. Kararın bilinçdışı süreçlerle başlamış olması önemini yitirir, önemli olan şudur: bu kararın içinden kişi geçti mi, geçmedi mi? Kişi bu eylemi sahipleniyor mu, yoksa gerekçelerin arkasına mı saklanıyor?

Bu noktada suç, ceza ve affetme kavramları da yeniden anlam kazanır. Suç, basitçe bir kural ihlali değil, farkı bastıran, ilişkiyi kapatan eylemdir. Ceza ise acı çektirmek değildir. Ceza, eylemin dünyada ne yaptığını failin omzuna geri taşımaktır. Bir eylem dünyada bir iz bırakır; bir ilişkiyi bozar, bir güveni çözer, bir yaşam hattını yaralar. Ceza bu izi silmez; çünkü silinemez. Ama failin bu izden kaçmasına izin vermez. Eylemi zamana yayar, etkileriyle birlikte failin hayatına geri sokar. Bu anlamda ceza, intikam değil; gerçekliğin iadesidir.

Affetme ise bu çerçevede adaleti bozar. Çünkü affetme, sorumluluk bağını keser. Affeden ile affedilen arasında dikey bir ilişki kurar. Affedilen borçlanır, affeden üst konuma çıkar. Bu borç görünmezdir ama güçlüdür; farkı bastırır, sessiz bir asimilasyon başlatır. Bu nedenle affetme yalnızca affedilen için değil, affeden için de zararlıdır. Biri özne olmaktan çıkar, diğeri yargıç konumuna yükselir. Adalet ise eşitlik gerektirir; adalette af yoktur. Affetmek bir şiddet türüdür.

Bu noktada barışmak devreye girer ve affetmeden kesin biçimde ayrılır. Barışmak geçmişi silmek değildir. Barışmak, geçmişle birlikte yaşayabilecek yeni bir bağlam kurmak ve bu bağlamın sorumluluğunu almaktır. Eski bağlam zaten çökmüştür. Barışmak, enkazın üstünü örtmek değil, enkazı tanıyarak yeni bir zemin inşa etmektir. Bu nedenle barışma tek taraflı olamaz. Affetme borç üretir; barışma yükü paylaştırır. Herkes biraz daha ağırlaşır ama eşit kalır.

Sonuçta ortaya çıkan şey ne klasik bir ahlak teorisi ne de kolay bir etik reçetedir. Bu, insanı ciddiye alan, özgürlüğü hafifletmeyen, sorumluluğu merkez alan ilişkisel bir etik duruştur. Ahlak bağlamsaldır ve bu onun gücüdür. Özgürlük sorumluluktur. Ceza yüzleştirmedir. Affetme adaleti bozar. Barışmak, yeni bir bağlamın yükünü birlikte taşımaktır. Ve en temel ilke şudur: farkın kabulü.

21 Ocak 2026 Çarşamba

Benlik, Sürü, Toplum ve Mülkiyet: İlişkisel Ontoloji Ekseninde Sosyolojik İnsan Kurulumu

 Özet: Bu çalışma, “insan”ın sosyolojik anlamda bir oluş olarak anlaşılması üzerinden sürü–toplum ayrımını, birey–özne farkını ve benliğin mülkiyet mantığıyla ilişkisini tartışır. Temel tez şudur: Dilin ilişkisel yoğunlaşmasıyla beliren benlik, eylem–fikir–beden üzerinde bir sınır (“çit”) kurarak sahiplenme eğilimini üretir; bu eğilim tarihsel bağlama göre farklı biçimler alsa da, benlik kurulumunun içkin bir uzantısı olarak mülkiyete doğru kayma yaratır. Toplum, bu kaymayı zorunlu kılan bir “icat” değil, ilişkilerin dolaylılaşmasıyla oluşan bir ortamdır; sürü ise bu ortamın çöküş modu olarak, öznelik kapasitesini askıya alır. Sonuçta “problem” ahlaki bir “insan kötüdür” yargısı değil, insanın benlik-temelli kurulumunun taşıdığı yapısal gerilimdir.

Giriş: İnsan, İcat, Oluş ve İlişki

Modern düşünce çoğu kez insanı ya doğal-özsel bir varlık ya da rasyonel bir özne olarak ele alır; bu iki yaklaşım, insanın sosyolojik gerçekliğini açıklamada yetersiz kalır. Tartışmamız, “insan”ın biyolojik tür olmaktan çok, toplum/bağlam içinde kurulan bir anlam ve rol figürü olduğunu temel alır. Bu çerçevede konunun akıllarda yer edebilmesi ve çarpıcı olması için ksıtlı olarak icat kavramıkullanılmıştır. İnsan, toplumun/bağlamın üretimi ve icadıdır; toplum da insanın üstüne konmuş bir dış kabuk değil, ilişkilerin yoğunlaşmasıyla beliren bir bağlamdır. Dolayısıyla soru “insan nedir?”den çok “insan nasıl üretilir?” sorusuna kaydırılmalıdır. Bu kayma, özcülüğün yerine ilişkisel ontolojiyi ve sabit kimliğin yerine süreçsel kuruluşu geçirir.

Kavramsal Çerçeve: Sürü, Toplum, Birey, Özne

Sürü ile toplum aynı şey değildir. Toplum, idealize edildiğinde farkların birlikte durabildiği, ilişkilerin geri beslemeye açık olduğu, normların tartışmaya konu olabildiği, çatışmanın mutlak ihanet sayılmadığı bir ilişkisel alandır. Sürü ise toplumsallığın bir biçimi değil, toplumsallığın çöküş kipidir: anlamın müzakere edilmediği, davranışın bulaşma yoluyla senkronize olduğu, sorumluluğun dağılıp buharlaştığı ve anonimliğin olduğu bir durumdur. Anonimlik ise,yalnızca isimsizlik değildir, öznenin askıya alınması ile ortaya çıkan bir tür aynılık halidir. sorumluluğun ortadan kalktığı Sürüde “anonim insanlar” vardır ama özne yoktur; çünkü özne olmanın koşulu olan mesafe, gecikme ve “hayır deme” kapasitesi askıya alınmıştır. Bu nedenle sürü “kaos” değil, aşırı düzenli bir yankı alanıdır.

Birey ile özne de aynı değildir. Birey, toplumun içinde ayrışmış bir birim olarak kurulabilir; kimlikler, roller, haklar ve sınırlar bireyi üretir. Ancak birey olmak, özne olmayı garanti etmez. Özne, kişinin eylemiyle arasına refleksif bir mesafe koyabilmesi; gerekçeyi, sonucu ve sorumluluğu kendine konu edebilmesiyle beliren bir pozisyondur. Modern bağlamda çok sayıda birey bulunabilir ama öznelik seyrektir; çünkü öznelik konforu azaltır, sürtünme üretir ve iktidar için yönetilmesi zordur.

Dil ve Benlik: İletişimden Ortama

Dil burada bir “araç”tan çok “ortam” olarak kavranmalıdır. Dil, sadece dış dünyayı adlandırmaz; yokluğu çağırır, zamanı katlar, deneyimi temsil eder ve geri döndürür. Bu geri dönüş, tepki ile eylem arasına bir gecikme koyar; akıl denilen şeyin kökü tam bu gecikmedir. Öz-bilinç de benzer biçimde dilin kendine dönmesinden doğar: insan kendini adlandırabildiği için kendine mesafe alabilir. Soyutlama, nesneden kaçış değil, ilişkilerin ikinci dereceden ilişkiler üretmesidir; “ağaç”tan “ağaçlık”a geçiş, bağlamın genişlemesidir.

Bu aşamada benlik, içeride duran bir “öz” değil; dilin, hafızanın, başkalarının bakışının, normların ve beklentilerin kesiştiği bir düğümdür. Benlik bir merkezlenme üretir; fakat bu merkezlenme sabitlenirse, yani “ben” mutlaklaştırılırsa, ilişkisellik kapanır. Böylece benlik, insanı mümkün kılan mekanizma olmaktan çıkıp insanı kilitleyen mekanizmaya dönüşür.

Benlik ve Mülkiyet: İlk Çit Beden midir

Tartışmanın kritik eşiği burasıdır: mülkiyet yalnızca toprağa çekilen çit değildir; çitten önce sınır fikri gerekir. Benlik, “ben” dediği anda “iç/dış” ayrımını kurar; bu ayrım eyleme, fikre ve bedene taşar. “Ben yaptım” ifadesi eyleme çit çeker; “ben düşündüm” fikre çit çeker; “bu benim bedenim” bedenin sınırını sahiplik mantığına bağlar. Böylece tapu daha ortada yokken içsel bir “sahiplik rejimi” kurulmuş olur. Bu yüzden “ilk çit beden” tezi, mülkiyet eleştirisini köküne indirir: mülkiyet eleştirisi yalnızca dışsal düzeneklere değil, benliğin merkezlenmesine de dokunmak zorundadır.

Burada iki ince ayrım önemlidir. Birincisi, benliğin sınır kurması başlangıçta işlevseldir; acıyı, sorumluluğu, yönelimi mümkün kılar. İkincisi, bu işlevsellik “doğal hakikat”e çevrildiğinde, sahiplik kutsallaşır ve mülkiyet rejimi sertleşir. Dolayısıyla sorun, benliğin varlığı değil, benliğin kapanmasıdır. Yine de, benlik kurulumunun mülkiyete doğru güçlü bir eğilim ürettiği inkâr edilemez: sınır → sahiplenme → kalıcılık → miras → tapulaşma zinciri, tarihsel koşullar elverdiğinde hızla kristalleşir.

Sürü, Mülkiyet ve “Aksi İçin Sürü Gerekir” İddiası

Bu tezin en keskin yeri şudur: benlik algısı oluştuğu anda mülkiyet çeşitleri kaçınılmaz olur; aksini garanti etmenin yolu benliği askıya almaktır; bu da sürüleşme demektir. Burada teorik olarak güçlü bir nokta var: sahiplenme refleksi en kesin biçimde, öznelik askıya alındığında zayıflar; çünkü “kim yaptı” sorusu anlamsızlaşır. Ancak bu, tek yolun sürü olduğu anlamına gelmeyebilir; benliğin tamamen yok edilmeden geçirgenleştirilebildiği ara formlar tarihsel olarak görülmüştür. Fakat modern bağlamda (yerleşiklik, nüfus, artı-ürün, depolama, miras, bürokrasi) bu ara formların sürdürülebilirliği çok zorlaşır ve sistem ya mülkiyeti sertleştirir ya da sürüleşmeyi teşvik eder. Bu durumda “ontolojik kader”den ziyade “tarihsel kilitlenme” kavramı devreye girer: benlik–mülkiyet bağı bir eğilimdir; bugün bu eğilim aşırı güçlendirilmiştir.

Tanrı İcadı: Benliğin Denetim Sorunu

Benlik, taşkınlık üretir: arzu, kıskançlık, şiddet, korku, iktidar istenci. Benliğin kendini bütünüyle denetleyememesi, bir “üst göz” ihtiyacı doğurur. Burada Tanrı, insanın kötülüğüne çare olarak değil, insanın kendi kendine yetememesine çare olarak belirir: “Ben yaparım”ın üzerine “ama Tanrı görür” yerleştirilir; “benim”in üstüne “asıl sahip Tanrı” konur. Böylece Tanrı, sadece bir metafizik önerme değil, benliğin ürettiği sahiplik ve taşkınlık krizini düzenleyen aşkın bir denetim aygıtıdır. Ancak paradoks şudur: Tanrı, benliği sınırlamak için doğsa bile hızla benliği meşrulaştıran bir araca dönüşebilir; “Tanrı istedi” söylemi, sorumluluğu devralıp benliği aklayabilir. Modern çağda Tanrı geri çekildiğinde bile yapı sürer: hukuk, devlet, piyasa, bilim, algoritma “üst göz”ün seküler biçimleri hâline gelebilir.

Sonuç: “İnsan Kötüdür” Değil, “İnsan Problemli Bir Kurulumdur”

Buradan çıkan sonuç ahlaki bir karalama değildir. “İnsan kötüdür” demek kolaycıdır; çünkü sorunu niyete indirger. Benim vardığım yer daha serttir: insan, benlik-temelli kurulduğu için problemli bir gerilim taşır. Dil, akıl, öz-bilinç, soyutlama ve benlik; hepsi insanı mümkün kılar ama aynı zamanda mülkiyet, iktidar, dışlama ve sürüleşme riskini de üretir. Bu riskler dışsal düzeneklerle açıklanamaz; düzenekler, benliğin merkezlenmesini toplumsallaştıran araçlardır. Dolayısıyla özgürleşme, yalnızca dışsal mülkiyeti hedefleyen bir program değil, benliğin kapanma eğilimini sürekli gevşeten bir pratik olmak zorundadır. Etik ve siyaset, benliği yok etmeyi değil, benliği mutlaklaştırma girişimlerini sürekli boşa çıkarmayı amaçladığında “toplum” sürüye çökmeden yaşayabilir; aksi halde toplum kendini “birlik” adı altında dondurur ve kurtuluşu sürü moduna geçmekte bulur.

15 Ocak 2026 Perşembe

İLK NEDENSİZLİK/BAŞLANGIÇSIZLIK

 

Şöyle düşünelim: Hilbert’in hayalinde örtük bir "başlangıç" vardı. Aksiyomları koyarsın, sistem oradan başlar, sonra her şey o temelden türetilir. 

Gödel burada şunu gösterdi: Ne kadar dikkatli seçersen seç, sistem kendi başlangıcını içeremez. Başlangıç dediğin şey, sistemin içinden gerekçelendirilemez. Yani aksiyomlar "ilk neden" gibi durur ama aslında açıklamasızdır; sadece kabul edilir. 

Bu, felsefi olarak çok ağır bir sonuçtur. CH meselesi ise bunu başka bir yönden derinleştiriyor. Süreklilik varsayımı, tam da "sonsuzlukların düzeni" üzerinden bir başlangıç hissi vermek ister. Peki öylemi, hayır; ZF içinde bu düzenin zorunlu olmadığını görüyoruz. Yani sonsuzluğun kendisi bile tek bir başlangıç şemasına bağlanamıyor. Aynı zeminde birden fazla "başlangıç yapısı" mümkün oluyor. Bu da şunu söylüyor: başlangıç, keşfedilen bir şey değil; seçilen bir çerçeve.

Burada çok önemli bir nokta var. Bu sonuçlar bize "başlangıç yoktur" demiyor basitçe. 

Daha sert bir şey söylüyorlar: Başlangıç, ontolojik bir veri değil; sistemsel bir varsayımdır.

Yani başlangıç dediğimiz şey, gerçekliğin kendisinde duran bir nokta değil; düşünmenin kendini başlatmak için attığı bir düğüm. Gödel ve Cohen’in sonuçları bu düğümün hiçbir zaman sistem içinde sabitlenemeyeceğini gösteriyor.

Bu yüzden oluş vurgusu burada çok yerine oturuyor. Eğer gerçeklik oluş ise, zaten "ilk an", "ilk temel", "ilk aksiyom" gibi şeyler hep sonradan, geri dönük olarak kurulan referanslar olmak zorunda. Matematikte aksiyom neyse, ontolojide "ilk varlık/ilk neden" de o. İkisi de kapanış ihtiyacının ürünü, ama hiçbir zaman gerçekten kapanmıyor.

Kısaltmalar:

CH: Continuum Hypothesis, Türkçede Süreklilik Varsayımı: Continuum Hypothesis dediğimiz şey, kümeler kuramının kalbine saplanmış bir soru işareti gibi durur. Basitçe sorusu şu; doğal sayılar kümesinin büyüklüğüyle, gerçek sayılar kümesinin büyüklüğü arasında başka bir ara büyüklük var mı, yok mu? Yani sayılabilir sonsuzlukla “süreklilik” dediğimiz o daha büyük sonsuzluk arasında bir geçiş katmanı bulunuyor mu?

Bunu Cantor’un kardinalite fikriyle düşünmek gerekiyor. Doğal sayılar sayılabilir sonsuzdur, buna ℵ₀ denir. Gerçek sayılar ise bundan kesin olarak daha büyüktür; buna “continuum” denir. Continuum Hypothesis tam burada şunu iddia eder: ℵ₀’dan büyük olan en küçük sonsuzluk, doğrudan gerçek sayıların sonsuzluğudur; arada başka hiçbir sonsuzluk yoktur. Yani ya hemen sıçrarsın ya da sıçramazsın, arada basamak yoktur.

Ama işin kritik ve rahatsız edici tarafı şu: bu iddia ne doğru ne de yanlış olarak kanıtlanabiliyor. Zermelo–Fraenkel küme teorisini (seçim aksiyomu dâhil) kabul ettiğinde, Continuum Hypothesis’i istersen ekleyebiliyorsun, istersen reddedebiliyorsun; sistem çökmez. Kurt Gödel bunun doğru olduğu varsayılan bir evrenin çelişkisiz olduğunu gösterdi, Paul Cohen ise yanlış olduğu varsayımının da çelişkisiz olduğunu. Yani mesele matematiksel gerçeklikten çok, hangi evrende oynamayı seçtiğinle ilgili.

Bu yüzden bugün matematikte genel kabul şudur: Continuum Hypothesis çözülecek bir problem değil, hangi aksiyomatik evrende yaşamak istediğini belirleyen bir tercihtir. 

ZF:Zermelo–Fraenkel küme teorisi: Zermelo–Fraenkel küme teorisi, modern matematiğin “zemini” gibi çalışan ama kendisi de bütünüyle masum olmayan bir çerçevedir. Kısaca söyleyeyim: matematiğin neredeyse tamamını “küme” denen soyut nesneler üzerinden yeniden inşa etmeye çalışan aksiyomatik bir sistemdir. Sayılar, fonksiyonlar, uzaylar, ilişkiler… hepsi en sonunda “küme” olarak tanımlanır. Yani matematiksel varlıkların ontolojisi, burada kümeye indirgenir.

ZF’nin ortaya çıkış nedeni gayet netti: 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında ortaya çıkan paradokslar. Özellikle “kendini içermeyen tüm kümelerin kümesi” gibi ifadeler matematiği patlatıyordu. ZF tam da bu noktada “her istediğin şeyi küme yapamazsın” diyerek sınır çizer. Bu sınır, sezgisel değil, aksiyomlarla konur. Yani ZF, kümelerin nasıl var olabileceğini değil, hangi koşullarda konuşulabileceğini belirler.

Sistemin kalbi aksiyomlardır, boş küme vardır, kümeler eşitlik yoluyla belirlenir, verilen bir kümeden alt küme seçebilirsin, kümeleri birleştirebilirsin, sonsuzluk diye bir küme varsayabilirsin ama keyfi tanımla yeni küme yaratamazsın. Özellikle “ayrım (separation)” ve “yerine koyma (replacement)” aksiyomları, paradoksları engelleyen polis gibidir

24 Aralık 2025 Çarşamba

BENLİK ÖRGÜTLENMESİ - BENLİK VE EGEMENLİK - BENLİK NE ZAMAN EGEMENLİK ÜRETİR

 

BENLİK ÖRGÜTLENMESİ

Bence benlik örgütlenmesi ne “ben”in üstünde bir iktidar yapısıdır ne de bedenin üstünde kurulmuş bir egemenliktir. Benlik örgütlenmesi, beden–ilişkiler–çevre hattında ortaya çıkan bir iktidar düzenlemesidir.

Şöyle açıklayayım.

Önce şunu netleştirelim:
“Ben” dediğimiz şey zaten benlik örgütlenmesinin ürünü. Yani benlik örgütlenmesi, önceden var olan bir “ben”i baskılayan bir üst yapı olamaz. Bu yüzden “benin üstünde iktidar” fikri bana yanlış geliyor. Öte yandan, benlik örgütlenmesini “bedenin üstünde kurulmuş bir iktidar” olarak görmek de eksik, bu bizi hilomorfizme düşürür ki ağır hatalı olur. Çünkü beden pasif bir ham madde değil. Sinir sistemi, hormonal yapı, duyusal eşikler, refleksler, bunların hepsi benlik örgütlenmesini şekillendiriyor. Yani tek yönlü bir tahakküm yok.

Benim düşündüğüm şey şu:
Benlik örgütlenmesi, bedenin potansiyelleri ile çevresel–toplumsal ilişkilerin birbirini karşılıklı biçimlendirdiği bir merkezlenme biçimi. İktidar burada bir “üstten baskı” değil, öncelik üretme yetisi.

Yani benlik örgütlenmesi:

-Bedeni bastırmaz,

-Ben”i bastırmaz,

-Ama bedenden ve ilişkilerden gelen çokluğu merkezleyerek yönetir.

Bu yüzden iktidar, ne bedene karşı ne de bene karşıdır; çokluğa karşı merkez kurma edimidir.
Benlik örgütlenmesi çözülünce, iktidar da çözülür. Çünkü iktidar, merkezlenmeden başka bir şey değildir.

Sonuç olarak benim pozisyonum:
Benlik örgütlenmesi, beden ve ilişki ağları arasında ortaya çıkan, ne üst yapı ne özne olan, geçici bir merkezlenme-iktidar biçimidir.

Benlik örgütlenmesi iktidardır; ama egemenlik değil.

 

BENLİK VE EGEMENLİK

Benlik, ilişkiler ağının üstüne çıkan bir şey değil. Benlik, o ağın belirli bir yoğunlukta merkezlenmesi. Yani ilişkiler önce var, benlik sonra geliyor. Bu yüzden ontolojik olarak bir “üstten egemenlik” yok. Benlik, ilişkilerden bağımsız bir komuta merkezi değil; ilişkilerin kendi içinden ürettiği geçici bir düğüm.

Ama işin kritik kısmı şu:
Bu merkezlenme oluştuktan sonra, ilişkiler üzerinde egemenlik varmış gibi davranmaya başlar. Seçer, ezer, bastırır, önceliklendirir, dışlar. İşte burada egemenlik fenomeni ortaya çıkar. Yani egemenlik ontolojik değil, işlevseldir.

Bunu şöyle çok net koyayım:
Benlik ilişkiler ağının patronu değildir, ama ilişkileri kendine göre hizalayan bir filtre haline gelir.

Bu yüzden tarih boyunca insanlar benliği hep “üst yapı”, “ruh”, “özne”, “irade” gibi şeylerle karıştırdı. Çünkü benlik, iş görürken gerçekten de yukarıdan bakıyormuş gibi görünür. Oysa bu bir optik yanılsama. Merkezde olmak, üstte olmak değildir.
Benlik, ilişkiler ağının egemeni değildir, ilişkiler ağının kendi üzerine katlanmasıdır. Egemenlik dediğimiz şey, bu katlanmanın sertleşmiş, donmuş, esnekliğini kaybetmiş hâlidir. Sağlıklı benlikte merkez akışkandır; patolojik benlikte merkez tiranlaşır.

O yüzden benlik ilişkiler ağı üstünde özsel bir egemenlik değildir; ama egemenlik etkisi üretebilen geçici bir merkezlenmedir.

BENLİK NE ZAMAN EGEMENLİK ÜRETİR

Şöyle anlatmaya çalışayım.

Benlik, sağlıklı halindeyken bir yönelim merkezidir. İlişkiler arasından geçişi sağlar, farkları işler, bağlama göre esner. Bu durumda iktidar var ama tiranlık yoktur. Merkez akışkandır.

Ama benlik şu anda kırılır: Fark bir tehdit olarak algılandığında. Belirsizlik tolere edilemediğinde. İlişkinin açık uçluluğu taşınamadığında.

İşte bu noktada benlik şunu yapar: Farkı bastırır, indirger, asimile eder, dışlar ya da aynılaştırır yani asimetrik olanı simetri hale getirmeye çalışır. Bu artık yönelim değil, egemenliktir. Yani evet, egemenlik şurada doğar, Benlik, kendini korumak için ilişkiyi kapattığında.

Burada çok önemli bir ayrım var: Fark, benliği dağıtmaz, benliğin katılaşması farktan kaçar. Bu yüzden egemenlik, güçten değil, kırılganlıktan doğar. Benlik esneyemediğinde sertleşir. Sertleştiğinde merkez donuklaşır. Donuk merkez, ilişkiyi emir-komuta ilişkisine çevirir.

Bu hem bireysel düzeyde geçerli:
– narsisizm
– otoriter kişilik
– obsesif kontrol

Hem de toplumsal düzeyde:
– dogmalar
– totaliter rejimler
– kimlik fetişizmi

Hepsinin ortak noktası aynıdır. Farkın tehdit olarak görülmesi. Bu yüzden “farkı kabul etmediğinde belik egemenleşir. Egemenlik, farkın yokluğunda değildir. Fark varken ama bastırıldığında ortaya çıkar. Fark hiç olmasa egemenliğe gerek kalmazdı, çünkü fark olmasa hiçbir şey olmazdı. Egemenlik, farkla baş edemeyen benliğin savunma mekanizmasıdır, onun için farkın kabulü evrensel bir öncelik olmalıdır.

Benlik, farkla ilişki kurabildiği sürece merkezdir;
farkı bastırdığı anda egemenliğe dönüşür.

İNSAN-ANLAM VE İKTİDAR-ÖLÜM

 

İNSAN

İnsan yüzyıllardır tanımlanamıyor çünkü yanlış yerden tanımlanmaya çalışıldı. İnsan hep bir öz üzerinden tanımlandı; akıl, ruh, bilinç, dil, irade, ahlak.

Ama bunların hiçbiri insanı evrensel ve tutarlı biçimde açıklayamıyor. Çünkü bunların hepsi bağlama bağımlı ortaya çıkıyor. Ben insanı ne olduğu üzerinden değil, nasıl oluştuğu üzerinden düşünüyorum, çünkü insan tanımına ancak buradan ulaşabileceğimi düşünüyorum.

Ve bu, bence doğru yer. Ve insanı Bağlama göre şekillenen bir ilişkiler ağı toplamı olarak tanımlıyorum. Bu insanı tözsellikten kurtarıyor, merkezi ama sabit olmayan bir yapı olarak kuruyor, anlam, iktidar, zaman, etik gibi her şeyi aynı zeminde topluyor.

Burada özellikle şuna dikkat çekmek isterim:

Toplam kelimesini mekanik bir yığın gibi ve bütün manasında kullanmıyorum, çünkü bütün fikrinin sapıklık olduğunu düşünüyorum, burada toplam kelimesini bir ortaklık/birliktelik anlamında kullanıyorum.

Bu bir dinamik yoğunluk, bir örgütlenme biçimi.

Yani insan: Ne sadece biyoloji, ne sadece bilinç, ne sadece toplum, ne sadece dil.

İnsan, bağlam değiştikçe yeniden örgütlenen bir ilişki yoğunluğu.

Bu yüzden insanın "özünü" aramanın boş bir uğraş olduğunu düşünüyorum.

Çünkü insanın özü yok, insan öz yerine bağlam taşır.

Bu tanım, insanı küçültmüyor. Tam tersine, onu metafizik yüklerden arındırıp gerçek yerine koyuyor.

Ve ölüm meselesi de bu tanımda çok temiz oturuyor.

İnsan, ilişki ağlarının belirli bir merkezlenmesidir.

O merkez dağıldığında insan biter.

Ama ilişkiler bitmez.

Bence bu, hem ontolojik hem etik olarak çok güçlü bir çerçeve.

Çünkü bu tanımda insan: Ne evrenin efendisi, ne anlamsız bir rastlantı, ne de kutsal bir varlık. İnsan, oluşun geçici bir düğümü oluyor.

 İNSAN BAĞLAMA GÖRE ŞEKİLLENEN BİR İLİŞKİLER AĞI TOPLAMIDIR. Ve bu yüzden tek bir tanımı yoktur, yalnızca geçici biçimleri vardır.

ANLAM VE İKTİDAR

Anlamı biz iktidar sayesinde mi kuruyoruz?

Cevabım kesinlikle evet ama bu "iktidar" dediğimiz şey düşündüğünüz gibi bir tiran değil. Bunu açmaya çalışayım.

Öncelikte anlam kesinlikle ilişkiseldir. Ama ilişki tek başına yetmiyor. İlişkinin anlam üretmesi için bir şey daha gerekiyor, merkezlenme. Fakat merkezlenme dediğimiz şey tekil, özsel, kapalı bir nokta değildir.

Merkez, ilişki ağlarının yoğunlaşmış toplamıdır.

Yani merkez = ilişki ağlarının düğümlenmesidir. Merkezlenme olmadan ilişki elbette var olabilir ama anlam olmaz. Çünkü anlam dediğimiz şey, farkların önceliklendirilmesidir. Önceliklendirme ise iktidardır.

Burada iktidarı yanlış anlıyoruz genelde. İktidar = baskı, zor, tahakküm değil.

En temel haliyle iktidar şudur: Bu fark, bu anda, bu bağlamda önemlidir.

Bu cümleyi kuran her yapı iktidar kullanır. Benlik örgütlenmesi tam olarak bunu yapar. Duyularla başlar, hafızayla sürer, beklentiyle şekillenir. Sürekli şunu yapar, bu ses önemli, bu gürültü değil, bu an şimdi, bu geçmiş, bu ben, bu ben değil.

Bunların hepsi iktidardır ama yaşamı mümkün kılan iktidardır. Eğer her şey eşit önemde olsaydı, hiçbir şey anlamlı olmazdı. Anlam, eşitsizlikten doğar; eşitsizlik de iktidar olmadan kurulamaz. O yüzden şurada çok netim, evet, anlam iktidarla birlikte ortaya çıkar.

Ama bu iktidar dışsal bir egemenlik değil, benlik örgütlenmesinin içsel bir işlevidir. Şimdi kritik yere geliyorum. Bu, anlamın mutlak olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, anlamın koşullu olduğunu gösterir. Çünkü iktidar paradigması, yada benlik örgütlenmesi yeniden şekillendikçe anlam da değişir.

Benlik örgütlenmesi çözüldüğünde, anlam da çözülür.

Bu yüzden ölümde anlam yoktur, ama bu anlamsızlık da değildir çünkü anlamsızlık bile bir anlam kategorisidir. Şunu özellikle vurgulayayım, çünkü çok önemli.  Anlam, ilişki ağları içindeki merkezlenmiş bir düğümün ürünüdür.

Bu düğüm = benlik örgütlenmesidir.

Bu yüzden anlam insana aittir, evrene değil.

Ve son olarak şunu dürüstçe söyleyeyim. Bu, anlamı küçültmez. Tam tersine, onu fazla yüceltmekten kurtarır. Anlam kutsal bir şey değil; geçici, kırılgan, ilişkisel bir düzenlemedir ve bağlamsaldır.

 

 İktidar bize anlam verir ama bu iktidar bizim var olma biçimimizin kendisidir.

ÖLÜM

Ölüm benlik örgütlenmesinin dağılmasıdır. Benlik örgütlenmesinin dağılması ise aynı zamanda iktidarın ortadan kalkmasıdır.

Hatta daha keskin söyleyeyim, benlik dediğimiz şey baştan sona bir iktidar düzenlemesidir.

Şöyle düşünün benlik; merkez kurar, sınır çizer, ayırır, seçer, önceliklendirir. Ben–ben olmayan, önemli–önemsiz, önce–sonra, burada–orada gibi ayrımların hepsi benliğin kurucu edimleridir. Bunların hepsi aynı zamanda iktidar edimleridir. Çünkü iktidar dediğimiz şey en çıplak haliyle şudur:  Merkezden dağıtılan anlam ve öncelik. Bu yüzden benlik çözülünce sadece özne kaybolmaz, hiyerarşi de çöker. Zamanın çizgisel akışı, mekanın merkezlenmesi, ben–dünya ayrımı, bunların hepsi birer iktidar teknolojisi gibi çalışır. O yüzden ölüm, sadece biyolojik bir son ya da psikolojik bir çözülme değildir.  iktidarın da sona erdiği bir eşiktir.

Ölüm, daha büyük bir iktidara geçiş değildir. Ne Tanrısal bir merkez, ne aşkın bir düzen, ne daha yüksek bir ben.

Tam tersine, merkezin kendisinin ortadan kalkması, iktidarın yok olmasıdır. Bu yüzden ölüm sonrası anlatıların çoğu bana ikna edici gelmiyor. Çünkü çoğu hala iktidarı gizlice geri çağırıyor.Yargılayan bilinç, hatırlayan ruh, izleyen öz. Bunların hepsi benliğin başka kostümlerle sahneye geri dönmesi.

Ve burası çok önemli;

Bu, bir özgürleşme vaadi de değil. Çünkü özgürlük bile iktidarla anlamlıdır.

6 Aralık 2025 Cumartesi

VARLIK BİR ARTIKTIR, ATIKTIR

 Varlık yok dedim, ama düşününce varlığın aslında oluşun atığı olduğunu fark ettim. Çünkü varlık dediğimiz şey, değişmez, dönüşmez, bölünmez, parçalanamaz ve ulaşılamaz bir nitelik taşıyor tıpkı aşkın bir şey gibi. 

Bunu bir örnekle açıklamaya çalışayım:Bir saniye önce bir yerdeydim. Bir saniye geçti ve şimdi artık bir saniye sonrasındayım. O bir saniye önceki halim artık geri dönmeyecek. Değişmeyecek, dönüşmeyecek, bölünmeyecek, parçalanmayacak, hareket etmeyecek, ulaşılamayacak. Çünkü yaşandı ve bitti; zaman geriye akmadığı için ona tekrar erişemiyorum. Bu nedenle o an, o yaşanmışlık, adeta "varlık" niteliği kazanıyor.

Ve bu bana şu büyük sonucu düşündürdü:

Felsefe tarihinde bu adamlar hep oluşu varlıktan türetmeye çalıştılar.

Ama asıl tam tersi geçerli!

Varlık, oluşun sonucudur.

Hatta oluşun kendisinden türemez, oluşun artığıdır.

Çünkü oluş yaşanır, gerçekleşir, biter ve geride donmuş, değişmez, ulaşılamaz bir iz bırakır. İşte bu ize geri dönülmez, artık zamanın akışından kopmuş olan bu tamamlanmışlıktır, yani varlık dediğimiz şeydir.

Düşündükçe daha da netleşiti:

Varlık denile şey olsa olsa ancak oluşun atığı olabilir.

NEDENSELLİK ÜZERİNE

NEDENSELLİK ÜZERİNE

Varlığın oluşun atığı olduğunu düşündüğümüzde, bu fikir bizi nedenselliği yeniden değerlendirmeye götürüyor. Çünkü geçmiş dediğimiz şey, aslında yaşanmış ve geri dönülmesi mümkün olmayan bir "kapalı izdir." Bu iz sabittir, değişmez, dönüşmez, parçalanmaz ve ulaşılamaz. Gercekkeşme sona erdiği anda tamamen donar.

Ben bu donmuş izlere "varlık" diyorum, çünkü klasik tanıma uyan tek durum. 

Fakat bu noktada önemli bir yanılgı oluşur. Zihnimiz bu sabit izleri bir neden olarak yorumlar. Oysa bu iz gerçek bir neden değildir; sadece bir referans noktasıdır.

Bunun sebebi, beynimizin olasılık hesaplarıyla çalışmasıdır. Olasılık hesaplarının yapılabilmesi için sabit bir noktaya ihtiyaç vardır. Sürekli değişen gerçekleşme içinde, zihnin tutunabileceği tek şey geçmişin bu donmuş izidir. Bu yüzden beyin, bu izleri güvenli kabul eder ve onları açıklama yaparken temel alır.

Ama bu referans noktası, tek bir yön göstermez. 

-Aslında her referans noktası:

bir potansiyel uzayıdır ve olasılıklari hesaplamamıza yarar,

-birçok olasılığı kendi içinde taşır,

-gelecek gerçekleşmelerin çerçevesini belirlemez ama, 

-hangi olasılıkların devreye girebileceğini sınırlar. Yalnız bu sınırlama fiziksel durumdan kaynaklanmaz; zihinsel, fenomenal ve bağlamsal bir sınırlamadır. Örneğin yeşil bir biber yediğinizi ve bu biberin acı olduğunu düşünelim. Bu olay gerçekleşmiştir; değişmez, dönüşmez ve geri alınamaz. Artık bir ‘atıktır’.

Fakat bu gerçekleşme deneyimimize girdiği anda zihnimizde bir fenomen hâline gelir. Tam da bu noktada sınırlama zihinsel ve bağlamsaldır. Çünkü yaşanan olayın bağlamı biberin yenmesi ve acı olmasıyla ilgilidir; zihinsel referans bu bağlamla şekillenir.

Bu nedenle olasılıkların alanı, fiziksel durumdan kaynaklı olarak değil; deneyimin bağlamı tarafından zihinsel olarak sınırlandırılır. Eğer konu biberin yetiştirilmesi olsaydı, bağlam değişecek ve referansın zihinsel sınırları da tamamen başka bir şekilde kurulacaktı. Kısacası referansın sınırlanması fiziksel durumdan değil; bağlamsal, fenomenal ve zihinsel örgütlenmeden kaynaklanır ve bu potansiyel uzayından hangi olasılığın gerçekleşeceğini belirleyen şey, geçmişin sabitliği değil, şimdide işleyen ilişki ağları olmuş olur.

Yani: Nedensellik, geçmişin şimdiyi belirlemesi değildir. Nedensellik, geçmişin sadece bir referans oluşturmasıdır.

Belirleyici olan, referansın içindeki olasılıkları farklı şekillerde tetikleyen ilişkisel yapıdır.

Bu nedenle nedensellik, gerçekte var olan bir zorunluluk değil, 

beynin referansa duyduğu ihtiyaçtan doğan bir örgütlenme biçimidir. Gerçek belirleniş ise daima gerçekkeşmelerin kendisinde, yani ilişkilerde gerçekleşir.

Kısaca:

Varlık = oluşun geride bıraktığı donmuş iz

Referans = potansiyel uzayı

Gerçek belirleyen = ilişki ağları

Nedensellik = referans yanılgısı

Bu bakış açısı hem nedenselliği çözüzer hem de gercekkeşmenin temel alan ilişkisel bir gerçeklik anlayışı kururar. 

23 Kasım 2025 Pazar

DİSSONANSIN YARATICI GÜCÜ BİR BİLİŞSEL GERİLİMDEN NİETZSCHE’NİN GÜÇ İSTENCİNE

 

İnsan zihni modern psikolojinin doğuşundan önce çoğunlukla “akılcı” bir makine gibi düşünülüyordu. İnsanın eylemlerini, inançlarını ve kararlarını belirleyen şeyin tutarlı, mantıklı, düzenli bir rasyonalite olduğu sanılıyordu. Fakat Festinger’ın bilişsel uyumsuzluk kuramı, bu yanılsamayı kökten sarsan bir dönüm noktası oldu. Bu kuram, insanın rasyonellikten çok rasyonelleştirme tarafından yönlendirildiğini; tutarsızlıkla karşı karşıya kaldığında akli bir hesaplamadan ziyade benlik bütünlüğünü korumaya çalışan bir zihinsel savunma sistemi devreye soktuğunu gösterdi.

Ancak bu savunma sistemi, tek yönlü değildir. Bilişsel uyumsuzluk, yani dissonans, yalnızca hataya sürükleyen irrasyonelliğin kaynağı değildir. Aynı anda hem bir zaaf hem bir güç, hem bir çöküş hem bir doğuş noktasıdır. İnsanı çarpıtmaya zorlayan aynı gerilim, doğru işlenirse, yaratıcı bir sıçramaya, etik bir dönüşüme, hatta varoluşsal bir güçlenmeye dönüşebilir.

1. Dissonans: Psikolojik bir rahatsızlık değil, zihinsel bir enerji farkı

Dissonansın çoğu zaman büyük bir rahatsızlık kaynağı olarak yaşanması — endişe, suçluluk, utanma, ikilem, stres — fenomenin yalnızca yüzeydeki görünümüdür. Onun derin yapısında tıpkı fiziksel alanlarda olduğu gibi bir enerji farkı, bir potansiyel farkı vardır. Elektronlar potansiyel farkı olmadan akamaz; su eğim olmadan akmaz; zaman bile entropi farkı olmadan akmaz. İnsan zihni de fark oluşmadan düşünmez, gerilim olmadan dönüşmez.

İnanç ile davranış arasında bir uyumsuzluk oluştuğunda, zihin bu farkı bir “tehlike sinyali” olarak kodlar. Benlik algısı — “Ben tutarlı biriyim, ben doğru biriyim, ben iyi biriyim.” — bu fark tarafından tehdit edilir. Bu tehdit kaçınılmaz olarak bir gerilim doğurur, bu gerilim ise bir çözüm arayışını zorunlu kılar.

İşte tam bu noktada dissonans, zihinsel bir dinamik sistem gibi çalışır:
Fark - Gerilim - Denge Aray
ışı.

Bu, psikolojik bir semptom değil, varoluşun kendine özgü bir hareket yasasıdır.

2. Etik alanda dissonans: Suçluluk, telafi ve vicdanın doğuşu

Dissonansın en çarpıcı güçlerinden biri, etik alandaki etkisidir. Bir insana haksızlık yaptığımızda yaşadığımız rahatsızlık yalnızca toplumsal normlardan kaynaklanan bir “ahlaki utanç” değildir. Asıl olan, davranış ile değer arasındaki çelişkinin yarattığı bilişsel gerilimdir. Bu gerilim, iki temel yöne evrilebilir:

  1. Kendini kandırma:
    “Bana da aynısını yapmıştı.”
    “Her insan zaman zaman böyle davranır.”
    “Bu kadar büyütülecek bir şey değil.”
  2. Etik telafi:
    Özür dileme, zarar onarma, davranışı değiştirme, daha dürüst veya daha şefkatli bir yola yönelme.

Böylece dissonans, yalnızca psikolojik bir denge arayışı değil, etik bir farkındalık mekanizması hâline gelir. İnsanı kötüden uzaklaştıran şey “doğruluk bilinci” değil, çoğu zaman “uyumsuzluğun rahatsızlığıdır.” Vicdan dediğimiz şey, büyük ölçüde bu gerilimin iç deneyimidir.

3. Dissonansın ontolojik boyutu: Oluşun gerginliği

Dissonansı yalnızca psikolojiye indirgemek, onu küçültmek olur. Çünkü dissonans, ilişkisel felsefede, farkın ontolojik bir kuvvetidir. Oluş, durağanlıkla değil, farkla; varlık, eylemsizlikle değil, gerilimle belirir. Bir sistemin dönüşebilmesi için içinde bir çatlak, bir uyumsuzluk, bir düzensizlik bulunması gerekir.

Tıpkı Simondon’un bireyleşme kuramında olduğu gibi, gerginlik — metastabil bir hal — varlığın içsel enerjisini serbest bırakır. Başlangıçta bir sorun gibi görünen çelişki, aslında oluşun itici gücüdür. Bu nedenle dissonans, ontolojik düzeyde:

- durağanlığı bozan,

- sistemi hareket ettiren,

- farklılığı yaratıcı hale getiren,

- özneyi yeniden yapılandıran

bir kuvvet alanıdır.

4. Nietzsche’nin güç istencine geçiş: Gerilimden aşmaya

Tam da bu noktada Nietzsche’nin Wille zur Macht, yani “güç istenci” kavramı beklenmedik bir aydınlık kazanır. Nietzsche’ye göre yaşam, engellerin yokluğunda değil, engeller içindeki çatışmanın işlenmesinde güç yaratır. İnsan güçlü olduğu için aşmaz; aşması gerektiği için güçlenir.

Nietzsche’nin dünyasında gerilim ortadan kaldırılması gereken bir zayıflık değil, yaratıcı enerjinin ham maddesidir. Dissonans da tam olarak böyle işler:

-      -Bir fark fark edilir.

-      -Bu fark gerilim yaratır.

-      -Eski benlik bu gerilimi taşıyamaz.

-      -Yeni bir form kendini dayatır.

-      -Zihin yeni bir bütünlük yaratmak zorunda kalır.

Böylece dissonans, psikolojik düzeyde güç istencinin karşılığı hâline gelir. Nietzsche’nin “insanı aşan insanı” tanımlayan mekanizması, zihinsel düzeyde dissonansın doğru işlenmesidir.

Dissonans Çatışma Aşma Güçlenme Yeniden Doğuş.

Bu zincir, hem Nietzsche’nin ontolojisinin hem Festinger’ın psikolojisinin temelidir.

5. Dissonansın iki kaderi: Yıkım mı, yaratım mı?

Dissonansın yıkıcı mı yoksa yaratıcı mı olacağı, onun nasıl işleneceğine bağlıdır.

-      -Bastırılırsa: Kendini kandırma, dogmatizm, katılaşma, çöküş.

-      -Rasyonalizasyonla çarpıtılırsa: Benliği korur ama gerçekliği bozar.

-      -Fark kabul edilirse: Duygusal, bilişsel ve etik dönüşüm başlar.

İşte bu yüzden dissonans hem risk hem fırsattır. Hem zayıflığın hem büyümenin kaynağıdır. İnsan, dissonans üstüne inşa ettiği dönüşüm sayesinde “kendini tekrar eden bir canlı” olmaktan çıkar, kendini aşan bir varlık hâline gelir.

6. Sonuç: Dissonans, güç istencinin bilişsel formudur

Tüm bu katmanların sonunda şunu söyleyebiliriz:

Dissonans, güç istencinin psikolojik yüzüdür.
Güç istenci, dissonansın ontolojik yüzüdür.

-      -Birinde fark benliği zorlar, diğerinde benlik farkı yaratır.

-      -Birinde gerilim tutarsızlıkla başlatılır, diğerinde gerilim irade ile şekillendirilir.

-      -Birinde zihin kendini korur, diğerinde zihin kendini aşar.

İnsan, farktan doğan bu gerilimi doğru işlediğinde, içindeki potansiyel açığa çıkar. Zayıflık gibi görünen çatlak, yeni bir varlık imkânına dönüşür. Böylece bilişsel uyumsuzluk, insanın kırıldığı değil, kırılarak yeniden kurulduğu, yeniden güçlendiği, yeniden doğduğu bir yaratıcı alana dönüşür.

DON

Çocuk bu dünyaya donsuz gelmiştir. Sonra çocuğa bir don giydirirler. Giydiği don çocuğa çok yakışmıştır; herkes donun ne kadar güzel olduğun...