21 Ocak 2026 Çarşamba

Benlik, Sürü, Toplum ve Mülkiyet: İlişkisel Ontoloji Ekseninde Sosyolojik İnsan Kurulumu

 Özet: Bu çalışma, “insan”ın sosyolojik anlamda bir oluş olarak anlaşılması üzerinden sürü–toplum ayrımını, birey–özne farkını ve benliğin mülkiyet mantığıyla ilişkisini tartışır. Temel tez şudur: Dilin ilişkisel yoğunlaşmasıyla beliren benlik, eylem–fikir–beden üzerinde bir sınır (“çit”) kurarak sahiplenme eğilimini üretir; bu eğilim tarihsel bağlama göre farklı biçimler alsa da, benlik kurulumunun içkin bir uzantısı olarak mülkiyete doğru kayma yaratır. Toplum, bu kaymayı zorunlu kılan bir “icat” değil, ilişkilerin dolaylılaşmasıyla oluşan bir ortamdır; sürü ise bu ortamın çöküş modu olarak, öznelik kapasitesini askıya alır. Sonuçta “problem” ahlaki bir “insan kötüdür” yargısı değil, insanın benlik-temelli kurulumunun taşıdığı yapısal gerilimdir.

Giriş: İnsan, İcat, Oluş ve İlişki

Modern düşünce çoğu kez insanı ya doğal-özsel bir varlık ya da rasyonel bir özne olarak ele alır; bu iki yaklaşım, insanın sosyolojik gerçekliğini açıklamada yetersiz kalır. Tartışmamız, “insan”ın biyolojik tür olmaktan çok, toplum/bağlam içinde kurulan bir anlam ve rol figürü olduğunu temel alır. Bu çerçevede konunun akıllarda yer edebilmesi ve çarpıcı olması için ksıtlı olarak icat kavramıkullanılmıştır. İnsan, toplumun/bağlamın üretimi ve icadıdır; toplum da insanın üstüne konmuş bir dış kabuk değil, ilişkilerin yoğunlaşmasıyla beliren bir bağlamdır. Dolayısıyla soru “insan nedir?”den çok “insan nasıl üretilir?” sorusuna kaydırılmalıdır. Bu kayma, özcülüğün yerine ilişkisel ontolojiyi ve sabit kimliğin yerine süreçsel kuruluşu geçirir.

Kavramsal Çerçeve: Sürü, Toplum, Birey, Özne

Sürü ile toplum aynı şey değildir. Toplum, idealize edildiğinde farkların birlikte durabildiği, ilişkilerin geri beslemeye açık olduğu, normların tartışmaya konu olabildiği, çatışmanın mutlak ihanet sayılmadığı bir ilişkisel alandır. Sürü ise toplumsallığın bir biçimi değil, toplumsallığın çöküş kipidir: anlamın müzakere edilmediği, davranışın bulaşma yoluyla senkronize olduğu, sorumluluğun dağılıp buharlaştığı ve anonimliğin olduğu bir durumdur. Anonimlik ise,yalnızca isimsizlik değildir, öznenin askıya alınması ile ortaya çıkan bir tür aynılık halidir. sorumluluğun ortadan kalktığı Sürüde “anonim insanlar” vardır ama özne yoktur; çünkü özne olmanın koşulu olan mesafe, gecikme ve “hayır deme” kapasitesi askıya alınmıştır. Bu nedenle sürü “kaos” değil, aşırı düzenli bir yankı alanıdır.

Birey ile özne de aynı değildir. Birey, toplumun içinde ayrışmış bir birim olarak kurulabilir; kimlikler, roller, haklar ve sınırlar bireyi üretir. Ancak birey olmak, özne olmayı garanti etmez. Özne, kişinin eylemiyle arasına refleksif bir mesafe koyabilmesi; gerekçeyi, sonucu ve sorumluluğu kendine konu edebilmesiyle beliren bir pozisyondur. Modern bağlamda çok sayıda birey bulunabilir ama öznelik seyrektir; çünkü öznelik konforu azaltır, sürtünme üretir ve iktidar için yönetilmesi zordur.

Dil ve Benlik: İletişimden Ortama

Dil burada bir “araç”tan çok “ortam” olarak kavranmalıdır. Dil, sadece dış dünyayı adlandırmaz; yokluğu çağırır, zamanı katlar, deneyimi temsil eder ve geri döndürür. Bu geri dönüş, tepki ile eylem arasına bir gecikme koyar; akıl denilen şeyin kökü tam bu gecikmedir. Öz-bilinç de benzer biçimde dilin kendine dönmesinden doğar: insan kendini adlandırabildiği için kendine mesafe alabilir. Soyutlama, nesneden kaçış değil, ilişkilerin ikinci dereceden ilişkiler üretmesidir; “ağaç”tan “ağaçlık”a geçiş, bağlamın genişlemesidir.

Bu aşamada benlik, içeride duran bir “öz” değil; dilin, hafızanın, başkalarının bakışının, normların ve beklentilerin kesiştiği bir düğümdür. Benlik bir merkezlenme üretir; fakat bu merkezlenme sabitlenirse, yani “ben” mutlaklaştırılırsa, ilişkisellik kapanır. Böylece benlik, insanı mümkün kılan mekanizma olmaktan çıkıp insanı kilitleyen mekanizmaya dönüşür.

Benlik ve Mülkiyet: İlk Çit Beden midir

Tartışmanın kritik eşiği burasıdır: mülkiyet yalnızca toprağa çekilen çit değildir; çitten önce sınır fikri gerekir. Benlik, “ben” dediği anda “iç/dış” ayrımını kurar; bu ayrım eyleme, fikre ve bedene taşar. “Ben yaptım” ifadesi eyleme çit çeker; “ben düşündüm” fikre çit çeker; “bu benim bedenim” bedenin sınırını sahiplik mantığına bağlar. Böylece tapu daha ortada yokken içsel bir “sahiplik rejimi” kurulmuş olur. Bu yüzden “ilk çit beden” tezi, mülkiyet eleştirisini köküne indirir: mülkiyet eleştirisi yalnızca dışsal düzeneklere değil, benliğin merkezlenmesine de dokunmak zorundadır.

Burada iki ince ayrım önemlidir. Birincisi, benliğin sınır kurması başlangıçta işlevseldir; acıyı, sorumluluğu, yönelimi mümkün kılar. İkincisi, bu işlevsellik “doğal hakikat”e çevrildiğinde, sahiplik kutsallaşır ve mülkiyet rejimi sertleşir. Dolayısıyla sorun, benliğin varlığı değil, benliğin kapanmasıdır. Yine de, benlik kurulumunun mülkiyete doğru güçlü bir eğilim ürettiği inkâr edilemez: sınır → sahiplenme → kalıcılık → miras → tapulaşma zinciri, tarihsel koşullar elverdiğinde hızla kristalleşir.

Sürü, Mülkiyet ve “Aksi İçin Sürü Gerekir” İddiası

Bu tezin en keskin yeri şudur: benlik algısı oluştuğu anda mülkiyet çeşitleri kaçınılmaz olur; aksini garanti etmenin yolu benliği askıya almaktır; bu da sürüleşme demektir. Burada teorik olarak güçlü bir nokta var: sahiplenme refleksi en kesin biçimde, öznelik askıya alındığında zayıflar; çünkü “kim yaptı” sorusu anlamsızlaşır. Ancak bu, tek yolun sürü olduğu anlamına gelmeyebilir; benliğin tamamen yok edilmeden geçirgenleştirilebildiği ara formlar tarihsel olarak görülmüştür. Fakat modern bağlamda (yerleşiklik, nüfus, artı-ürün, depolama, miras, bürokrasi) bu ara formların sürdürülebilirliği çok zorlaşır ve sistem ya mülkiyeti sertleştirir ya da sürüleşmeyi teşvik eder. Bu durumda “ontolojik kader”den ziyade “tarihsel kilitlenme” kavramı devreye girer: benlik–mülkiyet bağı bir eğilimdir; bugün bu eğilim aşırı güçlendirilmiştir.

Tanrı İcadı: Benliğin Denetim Sorunu

Benlik, taşkınlık üretir: arzu, kıskançlık, şiddet, korku, iktidar istenci. Benliğin kendini bütünüyle denetleyememesi, bir “üst göz” ihtiyacı doğurur. Burada Tanrı, insanın kötülüğüne çare olarak değil, insanın kendi kendine yetememesine çare olarak belirir: “Ben yaparım”ın üzerine “ama Tanrı görür” yerleştirilir; “benim”in üstüne “asıl sahip Tanrı” konur. Böylece Tanrı, sadece bir metafizik önerme değil, benliğin ürettiği sahiplik ve taşkınlık krizini düzenleyen aşkın bir denetim aygıtıdır. Ancak paradoks şudur: Tanrı, benliği sınırlamak için doğsa bile hızla benliği meşrulaştıran bir araca dönüşebilir; “Tanrı istedi” söylemi, sorumluluğu devralıp benliği aklayabilir. Modern çağda Tanrı geri çekildiğinde bile yapı sürer: hukuk, devlet, piyasa, bilim, algoritma “üst göz”ün seküler biçimleri hâline gelebilir.

Sonuç: “İnsan Kötüdür” Değil, “İnsan Problemli Bir Kurulumdur”

Buradan çıkan sonuç ahlaki bir karalama değildir. “İnsan kötüdür” demek kolaycıdır; çünkü sorunu niyete indirger. Benim vardığım yer daha serttir: insan, benlik-temelli kurulduğu için problemli bir gerilim taşır. Dil, akıl, öz-bilinç, soyutlama ve benlik; hepsi insanı mümkün kılar ama aynı zamanda mülkiyet, iktidar, dışlama ve sürüleşme riskini de üretir. Bu riskler dışsal düzeneklerle açıklanamaz; düzenekler, benliğin merkezlenmesini toplumsallaştıran araçlardır. Dolayısıyla özgürleşme, yalnızca dışsal mülkiyeti hedefleyen bir program değil, benliğin kapanma eğilimini sürekli gevşeten bir pratik olmak zorundadır. Etik ve siyaset, benliği yok etmeyi değil, benliği mutlaklaştırma girişimlerini sürekli boşa çıkarmayı amaçladığında “toplum” sürüye çökmeden yaşayabilir; aksi halde toplum kendini “birlik” adı altında dondurur ve kurtuluşu sürü moduna geçmekte bulur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

DON

Çocuk bu dünyaya donsuz gelmiştir. Sonra çocuğa bir don giydirirler. Giydiği don çocuğa çok yakışmıştır; herkes donun ne kadar güzel olduğun...