28 Ocak 2026 Çarşamba

Akıl, Duygu, İlişki: Fark Etiği Üzerine Bir Deneme

Bu metnin çıkış noktası, klasik felsefi ayrımların artık insanı açıklamakta yetersiz kaldığı bir yerde duruyor. Akıl–duygu, rasyonalizm–empirizm, özgür irade–determinizm gibi ikilikler, insanı ya fazla yücelten ya da fazla indirgeyen çerçeveler üretmiş durumda. Bu çerçeveler içinde insan ya evrensel aklın taşıyıcısı olarak soyutlanıyor ya da koşulların, biyolojinin ve alışkanlıkların pasif ürünü hâline getiriliyor. Oysa insan ne salt akıldır ne de salt tepkisel bir organizma. İnsan, her şeyden önce ilişki içinde oluşan bir varlıktır.

Klasik rasyonalizm, aklı bilginin ve normun merkezi olarak konumlandırırken güçlü bir düzen fikri vaat eder. Akıl, evrensel olanı kavrar, zorunlu olanı ayırt eder, değişeni, bağlamsalı ve duygusal olanı ikincil görür. Bu bakış ilk bakışta güven vericidir çünkü belirsizliği azaltır. Ancak tam da bu noktada ciddi bir problem başlar. Akıl ölçüt haline geldiğinde, “doğru” yavaş yavaş “işe yarayan” ile özdeşleşir. İşe yarayan düzenlidir, hesaplanabilirdir, optimize edilebilirdir. Bu mantık kaçınılmaz biçimde insanlara da uygulanır. Akıl merkezli bir dünyada insan, bir işlev olarak görülmeye başlar. İşe yarayan insan makbuldür; yaramayan ise yük, sapma ya da sorun olarak algılanır. Öjeni gibi düşünceler, aklın doğrudan sonucu değildir ama aklın tek yasa hâline gelmesinin tarihsel olarak ürettiği karanlık yan ürünlerdir.


Deneycilik/Empirizm bu noktada daha mütevazı bir tavır alır. Bilginin kaynağını deneyimde görür, zihnin içini boşaltır, aklı kurucu değil düzenleyici bir araç olarak tanımlar. Bu yaklaşım norm üretmekte daha temkinlidir; çoğu zaman “nasıl olmalı” sorusundan kaçar. Ancak bu temkin etik alanda bir boşluk yaratır. İnsan davranışı açıklanır ama sorumluluk fikri kolayca dağıtılır. “Koşullar böyleydi”, “alışkanlıklar böyle oluştu” gibi açıklamalar, fail kavramını zayıflatır. İnsan burada da özne olmaktan çok bir süreç sonucu gibi konumlanır.

Klasik duyguculuk/Sentimentalizm ise özellikle ahlak alanında devreye girer ve der ki: iyi–kötü ayrımı akıldan değil, duygudan doğar. Ahlaki yargılar, sempati, tiksinti, onaylama gibi değerlendirme duygularının ifadesidir. Bu yaklaşım, rasyonalizmin soğuk normatifliğini kırar ve ahlakı yaşayan bir zemine çeker. Ancak klasik duyguculuk da tam anlamıyla ilişkiyi merkeze alamaz. Çünkü duygu hala bireyin içsel bir durumu gibi düşünülür. Sempati bile çoğu zaman “ben, senin yerine kendimi koyuyorum” şeklinde kurulur. Yani ilişki vardır ama ontolojik merkez hala bireydir.

Oysa burada daha radikal bir adım atmak gerekir. Duygu, bireyin içinde hazır bulunan bir öz değildir. Duygu, ilişkide ortaya çıkar. Korku, öfke, utanç, şefkat, sevinç… bunların hiçbiri ilişkisiz düşünülemez. Bir karşılaşma olmadan duygu yoktur. Bu nedenle duyguyu merkeze almak yetmez, duygunun da ilişkiselliğin bir çıktısı olduğunu kabul etmek gerekir. Bu kabul yapıldığında hem rasyonalizmin akıl merkezli evrenselciliği hem de bireyci duyguculuğun içselleştirilmiş ahlak anlayışı aşılır.

Bu noktada sıkça yöneltilen itiraz ortaya çıkar: “Duyguyu ve bağlamı merkeze alırsak ahlak relativizme düşmez mi?” Bu itiraz, ahlakın bağlamdan bağımsız olması gerektiği varsayımına dayanır. Oysa ahlak zaten bağlamsaldır. Aynı eylem farklı bağlamlarda farklı etik anlamlar taşır. Bu bir zayıflık değil, ahlakın doğasıdır. Bağlamdan koparıldığında ahlak, etik olmaktan çıkar; yasa, doktrin ya da ahlakçılık haline gelir. Dolayısıyla mesele bağlamdan kaçmak değil, bağlam içinde neye göre etik yargı verdiğimizi netleştirmektir.

Burada belirleyici bir ilke ortaya konabilir: Farkın kabulü etik olarak evrensel açıdan iyidir, farkın reddi etik olarak evrensel açıdan kötüdür. Bu ilke içerik evrenselliği iddiasında bulunmaz. Kimseye “şu değeri benimse” demez. Bunun yerine biçimsel bir evrensellik önerir: farkların birlikte var olabilmesini mümkün kılan her ilişki etik olarak iyidir, farkı bastıran, silen, tekleştiren her ilişki etik olarak kötüdür. Bu ilke, duygunun keyfiliğini sınırlarken aklın tahakkümünü de engeller. Ölçüt duygu değildir; duygunun ilişkiye ne yaptığıdır.

Bu etik zeminde özgürlük kavramı da kökten yeniden düşünülür. Özgürlük bir hak değil, bir sorumluluktur. Kişinin kendini inşa etme sorumluluğudur; hazır değerlerin arkasına saklanmama sorumluluğudur. Kendine karşı sorumluluktur; yaptığı eylemin kendi benliğini neye dönüştürdüğünü üstlenmektir. Ve ötekine, farka karşı sorumluluktur; eylemin ilişkiyi nasıl etkilediğini hesaba katmaktır. Bu çerçevede özgür irade, metafizik bir nedensizlik değil; kişinin yaptığı eylemi bilerek yapması, sonuçlarını yaklaşık olarak öngörebilmesi ve bu sonuçların sorumluluğunu üstlenebilmesidir.

Bu tanım, özgür iradeyi nörobilimle kavga ettirmez ama etik alanı kurtarır. Kararın bilinçdışı süreçlerle başlamış olması önemini yitirir, önemli olan şudur: bu kararın içinden kişi geçti mi, geçmedi mi? Kişi bu eylemi sahipleniyor mu, yoksa gerekçelerin arkasına mı saklanıyor?

Bu noktada suç, ceza ve affetme kavramları da yeniden anlam kazanır. Suç, basitçe bir kural ihlali değil, farkı bastıran, ilişkiyi kapatan eylemdir. Ceza ise acı çektirmek değildir. Ceza, eylemin dünyada ne yaptığını failin omzuna geri taşımaktır. Bir eylem dünyada bir iz bırakır; bir ilişkiyi bozar, bir güveni çözer, bir yaşam hattını yaralar. Ceza bu izi silmez; çünkü silinemez. Ama failin bu izden kaçmasına izin vermez. Eylemi zamana yayar, etkileriyle birlikte failin hayatına geri sokar. Bu anlamda ceza, intikam değil; gerçekliğin iadesidir.

Affetme ise bu çerçevede adaleti bozar. Çünkü affetme, sorumluluk bağını keser. Affeden ile affedilen arasında dikey bir ilişki kurar. Affedilen borçlanır, affeden üst konuma çıkar. Bu borç görünmezdir ama güçlüdür; farkı bastırır, sessiz bir asimilasyon başlatır. Bu nedenle affetme yalnızca affedilen için değil, affeden için de zararlıdır. Biri özne olmaktan çıkar, diğeri yargıç konumuna yükselir. Adalet ise eşitlik gerektirir; adalette af yoktur. Affetmek bir şiddet türüdür.

Bu noktada barışmak devreye girer ve affetmeden kesin biçimde ayrılır. Barışmak geçmişi silmek değildir. Barışmak, geçmişle birlikte yaşayabilecek yeni bir bağlam kurmak ve bu bağlamın sorumluluğunu almaktır. Eski bağlam zaten çökmüştür. Barışmak, enkazın üstünü örtmek değil, enkazı tanıyarak yeni bir zemin inşa etmektir. Bu nedenle barışma tek taraflı olamaz. Affetme borç üretir; barışma yükü paylaştırır. Herkes biraz daha ağırlaşır ama eşit kalır.

Sonuçta ortaya çıkan şey ne klasik bir ahlak teorisi ne de kolay bir etik reçetedir. Bu, insanı ciddiye alan, özgürlüğü hafifletmeyen, sorumluluğu merkez alan ilişkisel bir etik duruştur. Ahlak bağlamsaldır ve bu onun gücüdür. Özgürlük sorumluluktur. Ceza yüzleştirmedir. Affetme adaleti bozar. Barışmak, yeni bir bağlamın yükünü birlikte taşımaktır. Ve en temel ilke şudur: farkın kabulü.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

DON

Çocuk bu dünyaya donsuz gelmiştir. Sonra çocuğa bir don giydirirler. Giydiği don çocuğa çok yakışmıştır; herkes donun ne kadar güzel olduğun...