Felsefenin Kavramsal İkiyüzlülüğü: Olmayan Şeylerin Tanımını Yapmak
Artık felsefe dünyasında karşılaştığım belirli bir ikiyüzlülükten, hatta açıkça söylemek gerekirse entelektüel bir yavşaklıktan söz etmek istiyorum. Çünkü ortada yalnızca düşünsel bir yanılgı, kavramsal bir yetersizlik veya yöntemsel bir hata olduğunu düşünmüyorum. Çok daha derin, çok daha köklü ve insanın gerçeklikle kurduğu ilişkiyi doğrudan etkileyen bir sorun var. Felsefe tayfasının önemli bir bölümü, gerçek dünyada karşılığı bulunmayan birtakım idealize edilmiş kavramlar üretiyor, ardından bu kavramları gerçekliğin kendisiymiş gibi pazarlıyor. Üstelik gerçeklik onların idealize edilmiş tanımlarına uymadığında sorguladıkları şey kendi tanımları olmuyor, tam tersine, gerçekliğin kendisini yanlış, eksik, bozulmuş veya henüz gerçekleşmemiş ilan ediyorlar. Adalet, hukuk ve ahlak kavramları bu entelektüel ikiyüzlülüğün en çarpıcı örnekleridir. Bir felsefeciye adaletin ne olduğunu soruyorsunuz, size herkese hakkı olanı vermekten, hak ve hukuka uygunluktan, eşitlikten ve dürüstlükten bahsediyor. Hukukun ne olduğunu soruyorsunuz, toplumsal düzeni sağlayan, hakları koruyan, insanların birlikte yaşamasını mümkün kılan kurallar bütününden söz ediyor. Ahlakı soruyorsunuz, iyi ve kötüyü ayırt etmekten, doğru davranışlardan, erdemden, vicdandan ve insanın başkalarına karşı sorumluluğundan bahsediyor. Ne kadar güzel, ne kadar temiz, ne kadar kusursuz tanımlar! İnsanın neredeyse gözleri dolacak. Fakat benim bu tanımları yapanlara son derece basit bir sorum var: Yahu, siz hangi dünyada yaşıyorsunuz? Tanımladığınız bu adalet nerede? Anlattığınız bu hukuk tarihin hangi döneminde, hangi toplumda, hangi iktidar ilişkilerinde böylesine masum biçimde işledi? Sözünü ettiğiniz ahlak, gerçek toplumsal ilişkilerin neresinde bu kadar bağımsız, bu kadar tarafsız ve bu kadar erdemli bir varlık gösterdi? Daha açık sorayım: Siz gerçekten var olan şeyleri mi tanımlıyorsunuz, yoksa var olmasını arzuladığınız şeylerin hayalini mi kuruyorsunuz? Çünkü benim gördüğüm kadarıyla burada yapılan şey, kavramların gerçekliğini açıklamak değil, kavramlar aracılığıyla gerçekliğin üzerini örtmektir. Felsefeci kendi zihninde ideal bir adalet tasarlıyor, ardından bu tasarımı adaletin tanımı olarak sunuyor. İdeal bir hukuk tasarlıyor, ardından hukukun ne olduğunu açıkladığını sanıyor. İdeal bir ahlak tasarlıyor, ardından ahlakın gerçekliğini kavradığını düşünüyor. Fakat bunların hiçbiri gerçek anlamda ilişkisel değil. Hiçbiri tarihsel olarak oluşan güç ilişkilerinden hareket etmiyor. Hiçbiri kavramların hangi koşullarda ortaya çıktığını, kimler tarafından üretildiğini, hangi toplumsal ilişkiler içerisinde işlediğini ve hangi sonuçlara yol açtığını yeterince açıklamıyor. Bütün bu tanımlar kendi üzerlerine kapanmış durumda. Kavram, gerçekliği açıklayan bir düşünce aracına dönüşmek yerine, kendi kendisini doğrulayan kapalı bir sisteme dönüşüyor. Sonra biz çıkıp gerçek dünyada hukukun insanları dışladığını, adaletin güç ilişkilerine göre işlediğini, ahlakın egemen toplumsal düzenin yeniden üretimine hizmet ettiğini söylediğimizde, aynı felsefe tayfası karşımıza dikilip son derece ukala bir tavırla, “Ama bunlar gerçek adalet, gerçek hukuk veya gerçek ahlak değildir” diyor. Yahu, senin gerçek dediğin şey nerede? Tarihin hangi anında gerçekleşti, hangi toplumsal ilişkinin içerisinde ortaya çıktı, hangi egemenlik ilişkisini ortadan kaldırdı, hangi insanı gerçekten özgürleştirdi? Bana sürekli ne olması gerektiğini anlatıp ne olduğunu görmezden gelen bir düşünce, gerçekliği açıklamıyor demektir. Dahası, bu düşünce mevcut gerçekliğin anlaşılmasını engelliyorsa artık masum bir düşünsel yanılgı olmaktan çıkmış, ideolojik bir işleve sahip olmuştur.
Hukuk: Dışlama, Ötekileştirme ve Egemenliğin Kurumsallaşması
Şimdi gelelim hukuka. Felsefecilerin ve hukuk kuramcılarının idealize edilmiş hukuk tanımlarını bir kenara bırakarak hukukun fiilen nasıl işlediğine bakalım. Hukuk, yalnızca insanların haklarını güvence altına alan masum bir kurallar bütünü değildir. Hukuk aynı zamanda kimin korunacağını, kimin korunmayacağını, kimin tanınacağını, kimin tanınmayacağını, kimin meşru kabul edileceğini ve kimin dışarıda bırakılacağını belirleyen kurumsallaşmış bir iktidar mekanizmasıdır. Daha da önemlisi, hukuk yalnızca ötekini belirlemez, ötekinin hangi koşullarda hukuki korumadan mahrum bırakılabileceğini de belirler. Giorgio Agamben’in homo sacer kavramı burada son derece önemlidir. Çünkü homo sacer, basitçe hukukun dışında bulunan bir insan değildir. Hukukun kendi işleyişi içerisinde dışarıda bırakılan, yani dışlanması aracılığıyla egemen iktidarın tasarrufuna açık hale getirilen insandır. Burada korkunç bir paradoks vardır: Hukuk, insanı yalnızca koruyarak değil, onu koruma alanının dışına çıkararak da egemenliğini sürdürür. Başka bir ifadeyle hukuk, yalnızca kimin hak sahibi olduğunu değil, kimin haklarından mahrum bırakılabileceğini de belirler. Dolayısıyla dışlama, ötekileştirme ve homo sacer haline getirme süreçleri hukukun yalnızca başarısızlıkları değildir, belirli tarihsel koşullarda bizzat hukuki ve siyasal düzenin işleyiş biçimleri olarak ortaya çıkabilirler. Carl Schmitt’in egemenliği istisna haline karar verme yetkisi ve benim eklediğim ölümü yönetmesi üzerinden tanımlaması da burada anlam kazanır. Çünkü egemenlik, yalnızca mevcut kuralları uygulama yetkisi değildir. Gerektiğinde bu kuralların hangi koşullarda askıya alınacağına karar verme kudretidir. Yaşam ve ölüm üzerindeki egemenlik yetkisiyle birlikte düşünüldüğünde, bu durum hukukun tarafsızlığı iddiasını çok daha problemli hale getirir. Burada asıl soru şudur: Hukukun sınırlarına kim karar veriyor? Hukukun korumasından kimin yararlanacağını kim belirliyor? Hukukun askıya alınabileceği istisnai durumları kim tanımlıyor? Hukukun dışında bırakılan insanın hukuki statüsünü kim belirliyor? Ve en önemlisi, hukukun kendi düzeni içerisinde kimin yaşamının korunmaya değer, kimin yaşamının ise gözden çıkarılabilir olduğuna hangi ilişkiler içerisinde karar veriliyor? Bu sorulara cevap vermeden hukuku hakların güvencesi olarak tanımlamak, en iyi ihtimalle felsefi bir saflıktır. Çünkü hukuku belirleyen güç ilişkilerini açıklamadan hukukun ne olduğunu açıklamış olmazsınız. Üstelik burada gözden kaçırılan şey yalnızca hukukun egemenlikle ilişkisi değildir. Hukuk aynı zamanda özneyi, mülkiyeti, meşruiyeti, suçluluğu, sorumluluğu ve dışlanabilirliği tanımlayan bir düzenektir. Kimin mülk sahibi olabileceği, kimin hangi toprak üzerinde hak iddia edebileceği, kimin hareket özgürlüğüne sahip olacağı, kimin sınırları geçebileceği, kimin vatandaş sayılacağı ve kimin yabancı olarak tanımlanacağı hukuki ve siyasal ilişkiler içerisinde belirlenir. Böylece hukuk, önceden var olan toplumsal ilişkileri yalnızca düzenlemekle kalmaz, bu ilişkilerin belirli biçimlerde kurulmasına ve yeniden üretilmesine de katkıda bulunur. Fakat felsefe tayfasının belirli bir bölümü bütün bu tarihsel gerçekliği bir kenara bırakıp hukukun insan haklarını koruyan kurallar bütünü olduğunu söylemekle yetinir. Yahu, hukuk yalnızca insan haklarını koruyor olsaydı, tarihin bütün o hukuken düzenlenmiş dışlama, mülksüzleştirme, sömürgeleştirme, köleleştirme ve ayrımcılık biçimlerini nasıl açıklayacaktık? Bütün bunlar hukukun tamamen dışında mı gerçekleşti? Yoksa bunların önemli bir bölümü, belirli dönemlerin hukuk düzenleri tarafından doğrudan tanınan, düzenlenen ve meşrulaştırılan ilişkiler miydi? İşte burada felsefi tanımın kendisi bir kaçış mekanizmasına dönüşüyor. Hukukun dışlama ürettiğini gösterdiğinizde, bunun gerçek hukuk olmadığı söyleniyor. Böylece hukuk, kendi tarihsel eylemlerinden ve sonuçlarından arındırılmış, yalnızca ideal bir koruma mekanizması olarak tanımlanıyor. Oysa bir kavramın tarihsel gerçekliğini açıklamak, onun yalnızca arzu edilen işlevlerini değil, fiilen ürettiği sonuçları da incelemeyi gerektirir.
Ben hukukun güç ilişkileri içerisindeki işleyişini Sergio Leone’nin İyi, Kötü ve Çirkin filminin finalindeki meşhur düelloya benzetiyorum. Görünüşte üç kişi vardır, üçünün de silahı vardır, üçü de aynı karşılaşmanın içerisindedir ve her şey biçimsel olarak eşitmiş gibi görünür. Fakat Çirkin’in silahı boştur. İşte benim gözümde egemen güç ilişkileri içerisinde işleyen hukukun en çarpıcı metaforlarından biri budur. Herkesin silah taşıması, herkesin aynı koşullarda mücadele ettiği anlamına gelmez. Herkesin mahkemeye başvurma hakkının olması, herkesin adalete aynı ölçüde erişebildiği anlamına gelmez. Herkesin hukuk önünde eşit ilan edilmesi, herkesin hukuki ilişkiler içerisinde eşit güçlere sahip olduğu anlamına gelmez. Hukuk, kimi zaman herkesin eline bir silah verir, fakat kimin silahında mermi bulunacağını belirleyen ilişkileri sorgulamaz. Daha da kötüsü, silahı boş olan insanın kaybetmesini, herkesin aynı kurallara tabi olduğu bir karşılaşmanın meşru sonucu olarak sunabilir. Böylece hukuki eşitlik görüntüsü, gerçek eşitsizliğin üzerini örten bir perdeye dönüşür. Silahın varlığına odaklanan düşünce, merminin yokluğunu görmezden gelir. Biçimsel haklara odaklanan düşünce, bu hakların fiilen kullanılmasını mümkün kılan veya engelleyen toplumsal koşulları incelemez. Eşitlik ilan edilir fakat eşitsizliğin üretildiği ilişkiler olduğu gibi bırakılır. İşte bu yüzden yalnızca hakların tanınmış olmasıyla hakların kullanılabilir olması arasında son derece önemli bir fark vardır. Hukuk düzeninin bütün bireyleri eşit kabul etmesi, o bireylerin aynı ekonomik, siyasal ve toplumsal güçlere sahip olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla hukukun biçimsel eşitliği, maddi eşitsizliği ortadan kaldırmadığı gibi, belirli koşullarda bu eşitsizliğin meşrulaştırılmasına da hizmet edebilir. Bu durum yalnızca ulusal ölçekte değil, uluslararası ilişkilerde de karşımıza çıkar. Immanuel Wallerstein’ın dünya-sistemleri analizindeki merkez ve çevre ilişkilerini düşündüğümüzde, kapitalist dünya ekonomisinin eşitsiz bir iş bölümü üzerinden örgütlendiğini görürüz. Merkez ile çevre arasındaki ilişki yalnızca ekonomik bir farklılık değildir, kaynaklara, üretim imkanlarına ve küresel karar süreçlerine eşitsiz erişimle bağlantılı tarihsel bir güç ilişkisidir ve bu eşitsiz güç ilikisi hukukla sağlanır. Uluslararası hukukun işleyişi de bu eşitsiz güç ilişkilerinden bağımsız düşünülemez. Hukukun biçimsel eşitlik iddiasının, uluslararası sistemdeki maddi güç eşitsizlikleriyle birlikte incelenmesi zorunludur. Bir devletin başka bir devlete yaptığını hukuken meşrulaştırabilmesi ile başka bir devletin aynı eylem nedeniyle yaptırımlarla karşılaşması arasındaki farklılığı yalnızca soyut hukuk ilkeleriyle açıklayamazsınız. Burada egemenlik, güç, çıkar, ekonomik bağımlılık ve siyasal hiyerarşi ilişkilerini incelemek zorundasınız. Dolayısıyla uluslararası düzeyde de herkesin elinde aynı hukuki silahın bulunması, herkesin silahının dolu olduğu anlamına gelmez. Güçlü ile güçsüzün aynı hukuk düzeni içerisinde bulunması, bu düzenin her iki tarafa aynı fiili imkanları sunduğunu göstermez. Bu nedenle hukuku tarihsel ve ilişkisel koşullarından kopararak tanımlayan anlayış, hukuk hakkında ne kadar çok konuşursa konuşsun, hukukun gerçek işleyişine dair son derece az şey söylemiş olabilir.
Ahlak: Püriten İkiyüzlülüğün Neoliberal Kılıfı
Gelelim ahlaka. Burada da benzer bir entelektüel sahtekarlıkla karşı karşıyayız. Felsefeciler ahlakı iyi ve kötü davranışların belirlenmesi, erdemli yaşama, vicdana ve insanın başkalarına karşı sorumluluğuna ilişkin ilkeler bütünü olarak açıklamayı severler. Fakat benim sormak istediğim şey, ahlakın ideal olarak ne olması gerektiği değildir. Ben mevcut toplumsal ilişkiler içerisinde hangi ahlakın işlediğini merak ediyorum. Çünkü bana kalırsa günümüz dünyasının egemen ahlaki düzeninde püriten ahlakın dönüştürülmüş, ekonomik ilişkilerle yeniden yapılandırılmış ve neoliberal bireycilikle bütünleşmiş bir biçimi oldukça güçlüdür. Bu ahlak, insana sürekli çalışmasını, üretmesini, kendisini geliştirmesini, başarılı olmasını, sorumluluk almasını ve kendi hayatını yönetmesini öğütler. İlk bakışta bunların hepsi olumlu görünür. Fakat bu söylemin arkasındaki güç ilişkilerine baktığımızda çok daha farklı bir gerçeklikle karşılaşırız. Neoliberal ahlak, toplumsal eşitsizlikleri kişisel başarı ve başarısızlık hikayelerine dönüştürme eğilimindedir. Yoksulsan yeterince çalışmamışsındır, işsizsen kendini geliştirmemişsindir, başarısızsan doğru tercihler yapmamışsındır, güçsüzsen yeterince mücadele etmemişsindir. Böylece toplumsal ilişkiler içerisinde üretilen eşitsizliklerin sorumluluğu, bu eşitsizliklerin sonuçlarına maruz kalan bireyin üzerine yüklenir. İnsan, içerisinde bulunduğu ekonomik ve toplumsal ilişkilerden bağımsız, kendi başarısının ve başarısızlığının mutlak sorumlusu olan bir varlık gibi ele alınır. Toplumsal koşullar, tarihsel eşitsizlikler, fırsat eşitsizlikleri, mülkiyet ilişkileri, sınıfsal avantajlar ve kurumsal ayrıcalıklar geri plana itilirken bireyin kendi kendisini yönetmesi, geliştirmesi ve sürekli daha verimli hale getirmesi ahlaki bir yükümlülüğe dönüştürülür. Böylece ahlak, yalnızca davranışları değerlendiren bir düşünsel alan olmaktan çıkarak iktidarın yeniden üretimine katkıda bulunan bir mekanizmaya dönüşebilir. Daha da önemlisi, aynı ahlaki ilke farklı güç konumlarındaki insanlara farklı biçimlerde uygulanabilir. Güçsüzün davranışı ahlaki bir sorun olarak değerlendirilirken güçlünün aynı davranışı zorunluluk, strateji, çıkar veya devlet aklı olarak meşrulaştırılabilir. Güçsüzden dürüstlük beklenir; güçlüye stratejik davranma hakkı tanınır. Güçsüzden fedakârlık beklenir; güçlünün çıkarını koruması doğal kabul edilir. Güçsüzün öfkesi ahlaksızlık sayılır; güçlünün şiddeti düzeni koruma gerekçesiyle savunulabilir. Güçsüzün itaatsizliği tehlikeli bulunur, güçlünün buyruğu toplumsal zorunluluk olarak sunulur. Şimdi soruyorum: Bu nasıl bir ahlaktır? Eğer ahlak insanların davranışlarını değerlendiren ilkeler bütünü ise bu ilkeler neden güç ilişkileri içerisinde böylesine farklı sonuçlar üretmektedir? Daha önemlisi, ahlaki ilkelerin uygulanmasındaki bu eşitsizliği görmezden gelen bir ahlak felsefesi, gerçekte neyi açıklamaktadır? Benim itirazım insanların ahlaki sorumluluklarını reddetmek değildir. Ben ahlaki sorumluluğun egemen güç ilişkilerinden bağımsız, sanki gökten inmiş değişmez bir ilke gibi sunulmasına itiraz ediyorum. Çünkü ahlakın toplumsal bir gerçekliği varsa bu gerçeklik insanların birbirleriyle kurdukları ilişkiler içerisinde ortaya çıkar. İlişkilerden bağımsız bir ahlak tanımı, bize ahlakın nasıl işlediğini açıklayamaz. Ahlakın gerçek yüzünü anlamak istiyorsanız, insanların güçsüzlerden ne talep ettiğine değil, güçlüler karşısında hangi ilkelerinden vazgeçtiğine bakın. İşte o zaman idealize edilmiş ahlaki söylemle fiilen işleyen ahlaki düzen arasındaki uçurumu görebilirsiniz. Dahası, bir insanın ahlaklı olup olmadığını yalnızca söylediklerinden hareketle değerlendirmek, ahlakı kendi üzerine kapanmış bir söyleme indirgemektir. Çünkü ahlakın gerçekliği, insanın kendisi hakkında kurduğu güzel cümlelerde değil, ötekiyle kurduğu ilişkilerin içerisinde ortaya çıkar. Özellikle de kendisinden daha güçsüz olanlarla ve kendisinden daha güçlü olanlarla kurduğu ilişkilerde. Bir insanın ahlaki ilkelerinin gerçekliği, o ilkelerin kendisine hiçbir bedel ödetmediği koşullarda değil, güçlü bir egemenlikle karşı karşıya geldiğinde nasıl işlediğinde anlaşılır. İşte bu yüzden ben ahlakın soyut tanımlarından önce ahlaki davranışın ilişkisel koşullarının incelenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Adalet: Egemenle Karşılaşıncaya Kadar Sürdürülen Güzel Bir Masal
Adalet meselesi ise bütün bu ikiyüzlülüğün belki de en çıplak biçimde ortaya çıktığı alandır. Çünkü adaletin herkese hakkı olanı vermek, dürüst davranmak, hak ve hukuka uygun hareket etmek olduğu söylenir. Fakat burada kimsenin yeterince sormadığı bir soru vardır: Hakkın ne olduğunu kim belirliyor? Birine hakkı olanı vermek ne anlama geliyor? Bir insanın neye hakkı olduğuna karar veren düzenin kendisi zaten eşitsizlik ilişkileri üzerine kurulmuşsa, bu düzene uygun davranmak nasıl doğrudan adalet anlamına gelebilir? Düşünelim. Mülkiyetin son derece eşitsiz dağıtıldığı bir toplumsal düzende, mülkiyet haklarının eksiksiz korunması hukuki açıdan tutarlı olabilir. Fakat bu tutarlılık, mülkiyetin oluşumundaki tarihsel eşitsizliklerin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmez. Dolayısıyla herkese hakkı olanı vermek, hakkın kendisinin nasıl oluştuğu sorgulanmadığı sürece mevcut eşitsizliklerin korunmasını da mümkün kılabilir. Adaletin yalnızca mevcut hakların dağıtılması olarak tanımlandığı bir yerde, hakların eşitsiz biçimde üretildiği ilişkiler görünmez hale gelir. İşte benim sorunum tam olarak budur. Felsefeci bana adaletin ideal tanımını anlatıyor. Fakat ben egemenle karşılaştığımda o tanımın ne kadar kırılgan olduğunu görüyorum. Çünkü insan, güç ilişkilerinin gerçekliğiyle karşılaştığında kendisine anlatılan adalet masalının dışına fırlatılabiliyor. Ve o karşılaşma, bazen insanın yüzüne inen sert bir balyoz gibi oluyor. Artık soyut eşitlik söylemleri, güzel ahlaki ilkeler veya evrensel hukuk tanımları tek başına yeterli olmuyor. Karşınızda somut bir egemenlik ilişkisi bulunuyor. Bir tarafta karar verme gücüne sahip olan, diğer tarafta bu kararın sonuçlarına maruz kalan insanlar var. Bir tarafta hukuki mekanizmaları harekete geçirebilenler, diğer tarafta bu mekanizmalara erişebilmek için mücadele etmek zorunda kalanlar var. Bir tarafta hakları fiilen kullanabilenler, diğer tarafta hakları yalnızca kağıt üzerinde tanınanlar var. İşte burada benim için adaletin asıl problemi ortaya çıkıyor. Çünkü adaletin ne olduğuna ilişkin güzel bir tanım yapmak, adaletin hangi ilişkiler içerisinde gerçekleşebildiğini açıklamakla aynı şey değildir. Fakat idealist düşüncenin en büyük numarası, bu ikisi arasındaki farkı ortadan kaldırmasıdır. Adalet gerçekleşmediğinde bize gerçek adaletin henüz ortaya çıkmadığını söylüyor. Hukuk egemenin çıkarına işlediğinde bunun gerçek hukuk olmadığını söylüyor. Ahlak iktidarın hizmetine girdiğinde bunun gerçek ahlak olmadığını söylüyor. İyi de kardeşim, sizin gerçek dediğiniz şeylerin hepsi neden sürekli gelecekte, sürekli başka bir yerde, sürekli gerçekleşmemiş bir imkan olarak bulunuyor? Neden bütün kavramlarınızın gerçekliği, içerisinde yaşadığımız dünyanın dışında bir yerde bekliyor? Ve daha önemlisi, biz neden bu hayali gerçekliklerin gerçekleşmesini beklemek zorundayız?
Mesiyanik Bekleyiş: Felsefenin İnsanlara Verdiği En Büyük Uyuşturucu
İşte burada meselenin bence en tehlikeli boyutuna geliyoruz. Çünkü idealist tanımların sorunu yalnızca gerçekliği yanlış açıklamaları değildir. Bu tanımlar, insanları belirli bir varoluş biçimine de sürükleyebilir. Ben buna mesiyanik bekleyiş diyorum. İnsan artık adaletin gelmesini, hukukun üstünlüğünün gerçekleşmesini, haklarının kendisine verilmesini, ahlaklı insanların ortaya çıkmasını, toplumun bilinçlenmesini, tarihin doğru anının gelmesini, devrim koşullarının olgunlaşmasını ve nihayet kurtarıcının ortaya çıkmasını bekliyor. Sürekli bekliyor. Mesih’i bekliyor. Ve bütün bu bekleyiş içerisinde kendi hayatını, kendi ilişkilerini ve kendi eyleme kapasitesini sürekli gelecekte gerçekleşeceği varsayılan bir olaya erteliyor. Ne kadar trajik bir durum! İnsan, kendi özgürleşmesinin öznesi olmak yerine, özgürleşmenin gerçekleşmesini bekleyen bir seyirciye dönüşüyor. Burada mesiyanik düşünceyi yalnızca dinsel anlamıyla kullanmıyorum. Sözünü ettiğim şey, kurtuluşun gelecekte gerçekleşeceği varsayılan belirleyici bir ana bağlanmasıdır. Bu bakımdan mesiyanik bekleyiş dinsel olduğu kadar siyasal, ideolojik ve felsefi biçimler de alabilir. Bir tarafta geçmişin büyük hükümdarlarının veya kurtarıcılarının geri dönüşünü hayal eden tarihsel mitolojiler var. Moğolların Cengiz Han’ın geri dönüşü etrafında kurulabilecek kurtarıcı imgesi bunun çarpıcı bir benzetmesi olabilir. Diğer tarafta tarihin zorunlu olarak belirli bir sonuca ilerlediğini düşünen siyasal yorumlar var. Bazı Marksist yaklaşımlarda devrim, insanların mevcut ilişkiler içerisinde gerçekleştireceği bir dönüşüm olmaktan çıkarılıp nesnel koşulların olgunlaşmasının ardından zorunlu olarak gerçekleşecek bir tarihsel olay gibi sunulabiliyor. Benim eleştirdiğim şey, tarihsel dönüşümü insan eyleminin yerine geçen bir zorunluluk olarak yorumlayan anlayıştır. Çünkü böyle bir anlayışta insan, kendi tarihini yapan varlık olmaktan uzaklaşarak tarihin kendisine vereceği kurtuluşu bekleyen bir varlığa dönüştürebilir. Bunun dinsel mesiyanizmden işlevsel olarak ne farkı kalıyor? Birinde Mesih gelecek, diğerinde devrim koşulları olgunlaşacak. Birinde kurtuluş Tanrı’nın belirlediği zamanda gerçekleşecek, diğerinde tarihsel zorunluluğun belirlediği zamanda gerçekleşecek. Elbette bu düşüncelerin kuramsal temelleri aynı değildir. Fakat edilgen bekleyiş biçiminde ortaklaşmaları mümkündür. Ve benim itirazım tam olarak bu ortaklaşmaya yöneliktir. İnsana kurtuluş vaat edip onu beklemeye mahkum eden her düşünce, özgürleşmenin değil, edilgenliğin üretimine katkıda bulunur. İşte bu nedenle idealize edilmiş adalet, hukuk ve ahlak tanımlarının masum olduğunu düşünmüyorum. Çünkü insanlara sürekli gerçekleşmemiş bir idealin gerçek kavram olduğunu anlattığınızda, mevcut gerçekliğin dönüştürülmesini de o idealin gelecekteki gerçekleşmesine bağlama tehlikesi yaratıyorsunuz. İnsan artık içerisinde bulunduğu ilişkilerin nasıl işlediğini anlamaya çalışmak yerine, o ilişkilerin bir gün olması gerektiği gibi işleyeceğini ummaya başlıyor. Bu umut, eylemle bağlantısını kaybettiğinde bir uyuşturucuya dönüşüyor. Ve bana kalırsa felsefenin bazı biçimleri, insanlara gerçekliği açıklamak yerine işte bu uyuşturucuyu dağıtıyor.
Burada çok daha ağır bir sorumluluk ortaya çıkıyor. Çünkü felsefenin ürettiği kavramlar yalnızca akademik tartışmalar içerisinde kalmıyor. İnsanların kendilerini, başkalarını, toplumu, devleti, egemenliği ve özgürleşme imkanlarını nasıl kavradıklarını da etkiliyor. Eğer insanlara sürekli adaletin ideal bir düzen olduğunu, hukukun hakları korumak için var olduğunu, ahlakın evrensel ilkelerin uygulanmasından ibaret olduğunu anlatırsanız, bu kavramların fiilen nasıl işlediğini açıklamadan onların ne olduklarını öğrettiğinizi sanabilirsiniz. Fakat bunun sonucunda insanlar, içerisinde bulundukları eşitsizlikleri bu kavramların gerçek işleyişinin bir parçası olarak değerlendirmek yerine, söz konusu kavramların henüz yeterince gerçekleşmemesinin sonucu olarak görmeye başlayabilirler. Böylece hukukun dışlayıcı işleyişi, hukukun kendi tarihsel yapısı içerisinde araştırılması gereken bir problem olmaktan çıkarılarak gerçek hukuktan sapma şeklinde değerlendirilir. Adaletin güç ilişkileri içerisinde farklı biçimlerde gerçekleşmesi, adaletin toplumsal koşullarını araştırmayı gerektiren bir mesele olmaktan çıkarılarak gerçek adaletin yokluğu şeklinde açıklanır. Ahlakın egemenlikle ilişkisi, ahlaki düzenin tarihsel oluşumu içerisinde araştırılmak yerine, bazı insanların yeterince ahlaklı olmamasına indirgenir. Böylece kavramların kendi tarihsel gerçeklikleriyle yüzleşmesi sürekli ertelenir. İşte entelektüel ikiyüzlülüğün en tehlikeli noktası burasıdır. Çünkü düşünce, kendi tanımının gerçeklikle ilişkisini araştırmak yerine, gerçekliği sürekli kendi tanımının dışında tutarak kavramsal saflığını korur. Ve bunu yaparken insanlara gerçekliğin bilgisi yerine gerçekleşmesi beklenen bir ideal sunar. Oysa benim gerçeğin çölü dediğim yerde bu kavramsal konfor bulunmaz. Orada insanı avutacak idealize edilmiş tanımlar yoktur. Egemenlik ilişkileri, mülkiyet ilişkileri, dışlama, ötekileştirme, tahakküm, hakların eşitsiz dağılımı ve insanların birbirleri üzerinde kurdukları asimetrik ilişkiler vardır. Fakat aynı zamanda direniş, dayanışma, karşılıklılık, ortaklaşma ve özgürleşme imkanları da vardır. Çünkü gerçeklik yalnızca tahakkümden oluşmaz. Gerçeklik, tahakkümün de ona karşı ortaya çıkan direnişin de içerisinde gerçekleştiği ilişkiler alanıdır. Zaten bütün mesele budur. Eğer gerçeklik yalnızca tahakkümden ibaret olsaydı, dönüşüm imkanından söz etmenin de anlamı kalmazdı. Fakat gerçeklik ilişkisel olduğu için hiçbir iktidar ilişkisi kendi başına mutlak ve değişmez bir öz olarak var olamaz. Her egemenlik ilişkisi, kendisini mümkün kılan başka ilişkilerle birlikte var olur. Her hukuk düzeni belirli tarihsel koşullar içerisinde ortaya çıkar. Her ahlaki düzen belirli toplumsal ilişkiler içerisinde üretilir. Her adalet anlayışı belirli hak, yükümlülük, eşitlik ve güç ilişkileriyle bağlantılıdır. Dolayısıyla bu ilişkiler değiştiğinde kavramların toplumsal anlamları ve işlevleri de değişir. İnsanın anlaması gereken şey budur. Fakat idealist felsefe, ilişkileri incelemek yerine kavramların değişmez özlerini aradığında insanı tam da bu tarihsel gerçeklikten uzaklaştırır. Böylece insan, içerisinde bulunduğu ilişkileri dönüştürme imkanını araştırmak yerine, bir gün gerçek adaletin, gerçek hukukun ve gerçek ahlakın ortaya çıkacağına inanarak yaşamaya devam eder. Ben bu düşünsel tutumu artık yalnızca saflık olarak değerlendiremiyorum. Çünkü insanı gerçekliğin bilgisine yaklaştırmayan, aksine gerçekliği idealize edilmiş kavramların arkasında gizleyen bir düşüncenin özgürleştirici olduğunu söylemek son derece güçtür.
İlişki ve Fark: Aynının Tekrarına Mahkûm Edilmiş Felsefe
Bütün bu eleştirilerimin temelinde daha derin bir ontolojik mesele bulunuyor. Benim itirazım yalnızca adalet, hukuk ve ahlak kavramlarının yanlış tanımlanmasına değil, bu tanımları mümkün kılan düşünme biçimine yöneliktir. Çünkü bu düşünme biçimi, kavramları ilişkilerinden bağımsız, kendi üzerlerine kapanmış ve değişmez özlere sahip varlıklar olarak ele alma eğilimindedir. Adaletin bir özü vardır, hukukun bir özü vardır, ahlakın bir özü vardır ve bu özlerin tarihsel ilişkiler içerisinde nasıl gerçekleştiğine bakılmaksızın geçerli olduğu varsayılır. Böylece kavram, içerisinde ortaya çıktığı ilişkilerden koparılır. Ben buna karşı çıkıyorum. Çünkü benim için asıl olan, kendi üzerine kapanmış bir öz değil, ilişki ve farktır. Hiçbir şey yalnızca kendisiyle özdeş, ilişkilerinden bütünüyle bağımsız bir varoluş içerisinde düşünülemez. Bir kavramın anlamı, onun başka kavramlarla, toplumsal pratiklerle, tarihsel koşullarla ve güç ilişkileriyle kurduğu bağlantılar içerisinde oluşur. Bu nedenle adalet, hukuk ve ahlakı ilişkilerinden kopararak tanımlamak, onların gerçekliğini açıklamak değil, onları soyut bir özdeşlik içerisine hapsetmektir. Burada tekrar meselesi de son derece önemlidir. Çünkü bana göre hiçbir tekrar, mutlak anlamda aynının tekrarı değildir. Her tekrar farklı koşullar içerisinde gerçekleşir, içerisinde yeni ilişkiler taşır ve belirli farklılaşmalar üretir. Dolayısıyla aynı kavramın farklı tarihsel dönemlerde kullanılması, onun aynı toplumsal gerçekliği ifade ettiği anlamına gelmez. Antik dünyada adalet olarak düşünülen şey ile modern devletin hukuk düzeninde adalet olarak tanımlanan şey aynı ilişkiler içerisinde ortaya çıkmaz. Farklı mülkiyet ilişkileri, farklı egemenlik biçimleri, farklı toplumsal örgütlenmeler ve farklı öznelik biçimleri söz konusudur. Kavramın sözcüksel olarak aynı kalması, onun ilişkisel gerçekliğinin aynı kaldığı anlamına gelmez. Fakat idealist düşünce bu farklılaşmayı çoğu zaman göz ardı eder. Kavramın tarihsel olarak farklı biçimlerde gerçekleşmesini, değişmeyen bir özün eksik veya kusurlu görünümleri olarak yorumlar. Böylece farklı olan, aynı olanın içerisinde eritilir. İlişki, özün gölgesine dönüştürülür. Oluş, önceden belirlenmiş bir varlığın gerçekleşme süreci olarak kavranır. Ve gerçeklik, değişmez kavramların kendilerini tekrar ettiği bir sahneye indirgenir. İşte burada çok daha köklü bir felsefi sorun görüyorum. İdealist düşünce, farklılığı kendi başına kavramak yerine onu önceden belirlediği özdeşliğin eksik bir gerçekleşmesi olarak yorumlama eğilimindedir. Bu nedenle gerçeklik ne kadar değişirse değişsin, ideal tanım kendi dokunulmazlığını korur. Hukuk dışlama üretir fakat gerçek hukuk bu değildir; adalet eşitsizlikleri yeniden üretir fakat gerçek adalet bu değildir; ahlak tahakkümü meşrulaştırır fakat gerçek ahlak bu değildir. Böylece bütün tarihsel farklılıklar, gerçekleşmesi beklenen aynı idealin karşısında birer eksiklik olarak değerlendirilir. Kavram hiçbir zaman sorgulanmaz, sorgulanan sürekli gerçekliktir. Oysa ilişkisel bir düşünce açısından kavram da sorgulanmak zorundadır. Çünkü kavram, tarihsel ilişkilerin dışında duran kutsal bir varlık değildir. Kavramın kendisi de belirli düşünsel, dilsel, toplumsal ve tarihsel ilişkiler içerisinde oluşur. Bu nedenle yalnızca gerçekliğin kavrama uygun olup olmadığını sormak yetmez. Kavramın hangi gerçeklik tarafından, hangi koşullarda ve hangi ilişkiler içerisinde üretildiğini de sormak gerekir. Benim için felsefenin asıl görevi burada başlar.
BİR’in Narsisizmi: Felsefenin Kendi Kavramlarına Tapınması
Burada eleştirimi biraz daha ileri götürmek istiyorum. Çünkü idealize edilmiş kavramlarla mesiyanik bekleyiş arasındaki ilişkinin tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Her ikisinde de farklı tarihsel ilişkilerin üzerinde konumlandırılan bir tamamlanmışlık fikri vardır. Bir tarafta gerçek adaletin bir gün gerçekleşeceği varsayılır, diğer tarafta gerçek hukukun kurulacağı düşünülür, bir başka yerde insanlığın gerçek ahlaka ulaşacağına inanılır. Ve bütün bu düşüncelerde mevcut farklılıkların, çelişkilerin ve ilişkilerin sonunda önceden belirlenmiş bir tamamlanmışlık içerisinde çözüleceği umudu bulunabilir. İşte burada benim uzun zamandır eleştirdiğim BİR/TEK düşüncesinin izlerini görüyorum. BİR, farklılıkları kendi içerisinde eritmek isteyen düşüncenin adıdır. BİR, ilişkisel çoğulluğun üzerinde konumlandırılan aşkın bir birlik iddiasıdır. BİR, kendisini tamamlanmış bir ilke olarak sunarken farklı olanı eksiklik, sapma veya bozulma olarak değerlendirme eğilimidir. Bu bakımdan idealize edilmiş adalet anlayışı da belirli koşullarda BİR’in mantığıyla işleyebilir. Çünkü önce gerçek adaletin değişmez tanımı belirlenir, ardından tarihsel olarak ortaya çıkan bütün adalet biçimleri bu tanıma göre değerlendirilir. Farklı olanın kendi gerçekliği içerisinde anlaşılması yerine, önceden belirlenmiş bir ölçüte ne kadar yaklaştığı araştırılır. Böylece çoğulluk, tek bir idealin farklı derecelerde gerçekleşmesi olarak kavranır. Benim BİR’in narsisizmi dediğim şey tam olarak burada ortaya çıkar. BİR, kendisinden başka hiçbir gerçekliği kendi farklılığı içerisinde kabul etmek istemez. Her şey ona benzemek zorundadır, her şey onun üzerinden anlam kazanmak zorundadır, her şey ona yaklaşmak, onunla özdeşleşmek veya onun eksik bir görünümü olarak değerlendirilmek zorundadır. Bu düşünce biçiminde farklılığın kendi başına taşıdığı anlam sürekli bastırılır. Oysa benim savunduğum ilişkisel yaklaşımda birlik ile BİR aynı şey değildir. Birlik, farklı olanların kendi farklılıklarını ortadan kaldırmadan ilişki kurabilmeleridir. BİR ise farklı olanların aşkın bir özdeşlik içerisinde eritilmesidir. Bu nedenle ilişkisel düşünce, birlikte var olmayı savunurken farklılığı ortadan kaldırmak zorunda değildir. Tam tersine, farklılık olmadan ilişkiden söz etmek de anlamsızlaşır. Ve bana kalırsa adalet, hukuk ve ahlak üzerine düşünürken asıl hareket noktamız, önceden belirlenmiş ideal bir tamamlanmışlık değil, farklı öznelerin birbirleriyle kurdukları somut ilişkiler olmalıdır. Çünkü bir ilişkinin varlığı, o ilişkinin önceden belirlenmiş tek bir ilkenin gerçekleşmesi olduğu anlamına gelmez. İlişkiler, kendilerini oluşturan unsurlarla birlikte dönüşür ve bu dönüşüm içerisinde önceden öngörülemeyen farklılıklar ortaya çıkabilir. Eğer felsefenin görevi bu ilişkileri anlamaksa, onları önceden belirlenmiş bir BİR’in içerisine yerleştirmek yerine kendi oluşum koşulları içerisinde incelemek zorundadır. Aksi takdirde felsefe, gerçekliği açıklamak için geliştirdiği kavramsal düzeni gerçekliğin üzerine dayatmış olur. Ve bu dayatma, düşüncenin kendisinin bir tür egemenlik biçimine dönüşmesi tehlikesini taşır.
Sonuç: Artık Mesih Beklemeyi Bırakın, Gerçekliğin Çölüne Çıkın!
Artık şunu açıkça söylemek istiyorum: Ben felsefenin insanlara sürekli gerçekleşmemiş idealler sunmasından, ardından bu ideallerin gerçekleşmesini beklemelerini öğütleyen düşünsel tutumlardan bıktım. Adaletin ne kadar güzel bir şey olduğunu anlatanlardan, hukukun insanları nasıl koruması gerektiğini anlatıp mevcut hukuki dışlamaları görmezden gelenlerden, ahlakın ne kadar erdemli olduğunu anlatırken güçlünün karşısında bütün ahlaki ilkelerini unutanlardan bıktım. İnsanın özgürlüğünden bahsedip onu gelecekte gerçekleşecek bir kurtuluşun pasif bekleyicisine dönüştürenlerden ve en önemlisi, gerçekliği açıklamak yerine kendi kavramlarının dokunulmazlığını korumaya çalışan entelektüel kibirden bıktım. Çünkü benim için felsefe, dünyanın nasıl olması gerektiğine ilişkin güzel cümleler kurmaktan ibaret değildir. Felsefe öncelikle dünyanın hangi ilişkiler içerisinde bu hale geldiğini anlayabilmelidir. Bir insanın neden dışlandığını açıklayamayan hukuk felsefesi, hukukun gerçekliğini yeterince kavrayamamış demektir. Bir insanın neden adalete erişemediğini açıklayamayan adalet felsefesi, adaletin toplumsal koşullarını yeterince incelememiş demektir. Bir insanın neden ahlaki ilkeler adına tahakküm altına alındığını açıklayamayan ahlak felsefesi, ahlakın iktidarla kurduğu ilişkileri görmezden geliyor demektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder