1 Kasım 2026 Pazar

ÖTEKİ İĞRENÇTİR: FELSEFENİN İKİYÜZLÜLÜĞÜ, AHLAKIN SAHTEKARLIĞI VE ÖTEKİYLE KARŞILAŞMANIN DEHŞETİ

 

Öteki Üzerine Konuşmak ile Ötekiyle Karşılaşmak Arasındaki Uçurum

Felsefe tayfasının üzerinde konuşmaktan, aforizmalar patlatmaktan, kavramsal mastürbasyon yapmaktan büyük bir haz duyduğu bir kavram vardır: Öteki. Dillerinden düşürmezler ötekini. Ötekinin yüzünden, ötekinin indirgenemezliğinden, ötekiyle karşılaşmanın etik sorumluluğundan, başkalıktan, farklılıktan, özgürlükten, adaletten söz ederler. Öteki üzerine konferanslar verir, makaleler yazar, kitaplar yayımlar, entelektüel itibar devşirirler. Ötekiyi düşünsel bir haz nesnesine dönüştürürler. Fakat bütün bu entelektüel gösterinin ortasında kimsenin sormaya cesaret edemediği bir soru vardır: Peki, gerçekten ötekiyle karşılaştığınızda ne yapıyorsunuz? Söyleyin bakalım, sizin ötekiniz kim? Gerçekten karşılaşmak istediğiniz biri mi, yoksa yalnızca hakkında konuşurken kendinizi ahlaklı, derinlikli, duyarlı ve özgür hissettiğiniz bir kavram mı?

Çünkü ötekiyle karşılaşmak, öteki üzerine konuşmaya benzemez. Öteki üzerine konuşmak kolaydır. Öteki üzerine konuşurken kimsenin imtiyazı sarsılmaz, konforu bozulmaz, ahlaki ikiyüzlülüğü yüzüne vurulmaz. Öteki, kitapların sayfalarında, akademik kürsülerde, felsefi tartışmalarda oldukça sevimli bir kavramdır. Fakat bir gün gerçekten kapınızı çaldığında, sizin düzeninize, değerlerinize, imtiyazlarınıza, alışkanlıklarınıza ve kendiniz hakkında kurduğunuz o görkemli ahlaki masala dokunduğunda işler değişir. İşte o zaman öteki artık üzerine güzel cümleler kurulabilecek bir düşünce nesnesi değildir. İşte o zaman öteki iğrençtir. Korkunçtur. Mide bulandırıcıdır. Tahammül edilmezdir. Çünkü öteki, bizim karşılaşmak istemediğimizdir.

Öteki, bizden farklı olan herhangi biri değildir. Farklılık dediğimiz şey bile çoğu zaman egemenin izin verdiği sınırlar içerisinde dolaşan zararsız bir çeşitlilikten ibarettir. Biz farklılığı severiz, yeter ki bizim sınırlarımızı ihlal etmesin. Çoğulluğu savunuruz, yeter ki bizim birliğimizi bozmasın. Özgürlüğü yüceltiriz; yeter ki bizim imtiyazlarımızı tehdit etmesin. Başkasının varoluşunu tanırız, yeter ki bu varoluş bizim belirlediğimiz koşullara uygun olsun. Yani aslında ötekini değil, kendimizin farklı kılıklara sokulmuş biçimlerini severiz. Bizim öteki sevgimiz, çoğu zaman kendimize duyduğumuz narsistik sevginin başka bir adıdır. Gerçek öteki ise bu oyunu bozar.

Kendileştiremediğimiz İçin Ötekileştirdiğimiz ve Ötekileştirerek Sahip Olmaya Çalıştığımız

Öteki, bizim kendileştiremediğimizdir. Kendimize benzetemediğimiz, kendi kavramlarımızın içerisine sığdıramadığımız, kendi değerlerimize tabi kılamadığımız, kendi ahlaki düzenimizin sınırları içerisinde tutamadığımızdır. İşte tam da bu nedenle onu ötekileştiririz. Kendileştiremediğimiz için ötekileştirir, ötekileştirerek yeniden kendileştirmeye çalışırız. Bu, insanın en eski ve en sinsi tahakküm oyunlarından biridir. Önce karşımızdakini kendimizden ayırırız, ardından ona bir kimlik, bir ad, bir kategori, bir tanım veririz. Onun ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini, hangi koşullarda kabul edilebileceğini belirleriz. Kendisini anlatmasına bile izin vermeden onun hakkında konuşuruz. Sonra da bütün bu işlemin adına tanıma, hoşgörü, anlayış, hatta adalet deriz.

Ne büyük bir sahtekarlık! Çünkü ötekini tanımlama hakkını kendimizde gördüğümüz anda, çoktan kendimizi onun üzerinde bir egemenlik makamına yerleştirmişizdir. Ötekiyi kabul ettiğimizi söylediğimizde bile kabul edenin kim olduğuna bakmayız. Kimmiş bu kabul eden? Başkasının varoluşuna onay verme yetkisini nereden almış? Hangi hakla başkasının kabul edilmeye değer olup olmadığına karar veriyor? Hoşgörü gösterdiğini söyleyen kişi, hoşgörünün sınırlarını belirleme yetkisini neden kendisinde görüyor? Ve neden hiç kimse bu soruları sormuyor?

Çünkü meselemiz hiçbir zaman yalnızca ötekini tanımak olmadı. Biz ötekiye sahip olmak istiyoruz. Onu yönetmek, belirlemek, sınırlamak, kendi dünyamızın bir parçası haline getirmek istiyoruz. Onu kendimize benzetemediğimizde dışlıyoruz. Dışladığımızda bile onun üzerinde karar verme hakkını elimizde tutuyoruz. Ötekiyi kendi varoluşu içerisinde bırakmaya tahammül edemiyoruz. Çünkü kendi dışımızda, bizim onayımıza ihtiyaç duymayan, bizim değerlerimize tabi olmayan, bizim belirlediğimiz amaçlar için yaşamayan bir varoluş, egemenlik arzumuz açısından dayanılmazdır.

Asıl iğrenç olanın ne olduğunu biliyor musunuz? Kendimizi adil, ahlaklı, özgürlükçü ve hoşgörülü insanlar olarak tanımlarken bütün bunları yapabilmemizdir. Kendimize ilişkin kurduğumuz ahlaki masala öylesine inanmışızdır ki eylemlerimizin bu masalı sürekli yalanladığını bile görmek istemeyiz. İnsan haklarından söz ederiz ama yalnızca makbul insanın haklarını koruruz. Özgürlüğü savunuruz ama kendi değerlerimize aykırı bir özgürlük talebiyle karşılaştığımızda hemen yasaklardan, sınırlardan, düzenden söz etmeye başlarız. Adaletten bahsederiz ama adaletin kendi imtiyazlarımıza dokunmasına tahammül edemeyiz. Eşitliği savunuruz ama eşitliğin gerçekten gerçekleşmesi durumunda kaybedeceğimiz ayrıcalıkları düşününce dehşete kapılırız.

İşte öteki, bütün bu sahtekarlığımızı yüzümüze vurandır. Öteki, bizim ikircikliğimizi açığa çıkarandır. Söylediklerimizle yaptıklarımız arasındaki uçurumu görünür kılandır. Kendimizi nasıl tanımladığımızla gerçekte nasıl davrandığımız arasındaki utanç verici mesafeyi ortaya koyandır. Öteki, bizim kendimiz hakkında bilmek istemediğimiz hakikattir. Çünkü kendimizi ahlaklı hissetmek isteriz ama ahlakımızın bedelini ödemek istemeyiz. Adil görünmek isteriz ama adaletin sonuçlarına katlanmak istemeyiz. Özgürlüğü severiz ama başkasının özgürlüğünün bizim üzerimizde oluşturduğu sorumluluğu reddederiz.

Daha açık söyleyelim: Biz adaleti değil, kendi adaletimizi seviyoruz. Biz ahlakı değil, kendi ahlakımızı seviyoruz. Biz özgürlüğü değil, kendi özgürlüğümüzü seviyoruz. Ve bütün bunların karşısına çıkan ötekiyi de bu nedenle iğrenç buluyoruz.

Makbulün İmtiyazı Olarak Adalet ve Ahlakın Sahtekarlığı

Çünkü bizim adalet dediğimiz şey, büyük ölçüde makbulün elde ettiği imtiyazları korumak üzerine kuruludur. Makbulün sahip oldukları hak, makbul olmayanın talepleri ise tehdit olarak tanımlanır. Makbulün konforu korunması gereken bir değer, ötekinin huzursuzluğu ise katlanılması gereken bir bedel olarak görülür. Makbulün sesi aklın, ahlakın, düzenin ve medeniyetin sesi kabul edilirken ötekinin sesi gürültü, kargaşa, aşırılık ve tehlike olarak damgalanır. Makbul konuştuğunda düşüncesini ifade etmiş olur, öteki konuştuğunda haddini aşmış olur. Makbul itiraz ettiğinde hakkını arıyordur, öteki itiraz ettiğinde düzeni bozuyordur.

Söyler misiniz, bu nasıl bir adalet? Adalet dediğiniz şey, sizin imtiyazlarınızın bekçiliğini yapıyorsa ona neden adalet diyorsunuz? Ahlak dediğiniz şey yalnızca sizin yaşam biçiminizi koruyorsa ona neden ahlak diyorsunuz? Özgürlük dediğiniz şey yalnızca sizin hareket alanınızı genişletirken başkasının varoluşunu daraltıyorsa ona neden özgürlük diyorsunuz?

Belki de bütün bu kavramlar, kendi egemenliğimizi meşrulaştırmak için kullandığımız süslü sözcüklerden ibarettir. Belki de biz ahlaklı değiliz, yalnızca ahlak üzerinden kendi konforumuzu koruyoruz. Belki de adil değiliz, yalnızca sahip olduğumuz ayrıcalıkların adalet olarak tanınmasını istiyoruz. Belki de özgürlükçü değiliz; yalnızca kendi irademizin başkaları üzerinde engellenmeden işlemesini arzuluyoruz.

Ve sonra öteki geliyor. Kapımızı çalıyor. Konforumuzu bozuyor. İmtiyazlarımızı sorguluyor. Değerlerimize itiraz ediyor. Kendimiz hakkında kurduğumuz o sahte bütünlüğü parçalıyor. Bize sahip olduğumuz şeylerin gerçekten hak olup olmadığını soruyor. Başkasının yoksunluğu pahasına elde ettiğimiz imtiyazları neden doğal kabul ettiğimizi soruyor. Kendimizi neden bütün varoluşların ölçüsü olarak gördüğümüzü soruyor. Ve en önemlisi, bütün bunları sorgularken bizden izin almıyor.

İşte buna tahammül edemiyoruz. Çünkü ötekinin bizi tehdit etmesi, her zaman bize zarar vermek istemesinden kaynaklanmıyor. Çoğu zaman ötekinin yalnızca var olması bile bizim egemenliğimize tehdit oluşturuyor. Onun kendimizden farklı bir varoluşta ısrar etmesi, bizim belirlediğimiz rolleri reddetmesi, kendisine biçtiğimiz kimliği kabul etmemesi, bizim için bir tehdit hâline geliyor. Oysa tehdit olarak gördüğümüz şey, ötekinin yardım çığlığı olabilir. Onun bizim imtiyaz alanımıza yönelttiği itiraz, kendi varoluşunun tanınması için yükselttiği bir çağrı olabilir.

Ötekinin yardım çığlığını işitmek istemeyiz. Çünkü onu işittiğimiz anda sorumluluğumuz başlar. Daha doğrusu, zaten var olan sorumluluğumuzdan kaçmak için kullandığımız bahaneler elimizden alınır. Artık bilmiyordum diyemeyiz. Görmedim diyemeyiz. Haberim yoktu diyemeyiz. Çünkü öteki karşımızdadır. Yüzümüze bakmaktadır. Bizim huzurumuzu bozmaktadır. Bize kendi varoluşunu dayatmamaktadır; fakat bizim onun varoluşunu yok sayma hakkımız olmadığını hatırlatmaktadır.

Ötekiyle Karşılaşmanın İğrençliği, Dehşeti ve İçimizdeki Şiddet

Bu nedenle ötekiyle karşılaşmak korkunçtur. Evet, korkunçtur! Bunu entelektüel nezaket adına yumuşatmaya hiç niyetim yok. Ötekiyle karşılaşmanın her zaman güzel, insancıl, huzurlu, merhamet dolu bir deneyim olduğunu söyleyenlerin, ya gerçekten ötekiyle karşılaşmadıklarını ya da karşılaşmanın yarattığı karanlığı itiraf etmeye cesaret edemediklerini düşünüyorum.

Ben kendi adıma açık konuşayım: Ötekiyle karşılaştığımda bazen midem bulanıyor. İğreniyorum. Öfkeleniyorum. Hatta öyle anlar oluyor ki gırtlağını sıkmak, ağzını burnunu dağıtmak, susturmak istiyorum. Öteki bana korkunç geliyor. Katlanılmaz geliyor. Bütün sinir uçlarıma dokunuyor. Fakat kendimi tutuyorum. Kendime hakim oluyorum. Çünkü karşımdaki insanı susturma arzumun, bana onu susturma hakkı vermediğini biliyorum. Onun varoluşu karşısında duyduğum öfkenin, onu ortadan kaldırmak için hiçbir meşruiyet taşımadığını biliyorum.

Ve belki de tam bu noktada, hakkında bu kadar konuşulan etiğin gerçekten ne olduğuna ilişkin bir şey söylemeye başlayabiliriz. Çünkü etik, sevdiğimiz insanlara iyi davranmak değildir yalnızca. Bizimle aynı dünya görüşünü paylaşanlara saygı göstermek, bizim değerlerimizi onaylayanların haklarını savunmak, bize benzeyenlere hoşgörülü olmak ne kadar kolaydır! Asıl mesele, tahammül edemediğimiz bir varoluşun karşısında ne yaptığımızdır. İçimizde öfke, tiksinti, korku ve şiddet arzusu yükselirken karşımızdaki insanı kendi arzumuzun nesnesine dönüştürüp dönüştürmediğimizdir. Çünkü insanın ahlaki niteliği, yalnızca ne düşündüğünde veya ne hissettiğinde değil, bu duyguların karşısında nasıl davrandığında da ortaya çıkar.

Etik, hoşumuza giden bir davranışlar kataloğu değildir. Etik, kendi egemenlik arzumuzun sınırına çarptığımız yerde başlar. Başkasını susturmak istediğimiz halde onu susturmadığımız, kendimize benzetmek istediğimiz halde onun farklı kalmasına izin verdiğimiz, sahip olmak istediğimiz halde sahip olma iddiamızdan vazgeçtiğimiz yerde başlar. Etik, kendi iyiliğimize hayran olduğumuz yerde değil, kendi içimizdeki tahakküm eğilimini gördüğümüz ve onun karşısında sorumluluk üstlendiğimiz yerde başlar.

Özgürlük Bir İmtiyaz Değil, Sorumluluktur

Fakat burada çok daha rahatsız edici bir mesele var: Öteki yalnızca bizim ahlakımızı değil, özgürlük anlayışımızı da paramparça eder. Çünkü özgürlük dediğimiz şeyin ne olduğunu gerçekten biliyor muyuz?

Özgürlüğü çoğunlukla istediğimizi yapabilmek, kendi tercihlerimiz doğrultusunda hareket etmek, başkalarının müdahalesinden uzak kalmak olarak anlıyoruz. Oysa bu anlayışın sınırında koskoca bir sorun bulunuyor: Başkası. Eğer özgürlük yalnızca benim istediğimi yapabilmemse, başkasının varoluşu benim özgürlüğümün önünde bir engel olarak belirecektir. Eğer özgürlüğüm kendi irademin sınırsızlığıysa, başkasının iradesi benim için bir tehdittir. Eğer özgürlüğü yalnızca sahip olduğum hareket alanının genişliğiyle ölçüyorsam, başkasının aynı hareket alanına sahip olmak istemesi kaçınılmaz olarak benim imtiyazlarımı sorgulatacaktır.

İşte bu anlayışın özgürlük değil, egemenlik arzusu olduğunu düşünüyorum. Çünkü özgürlük sorumluluktur. Ancak özgür insanlar sorumludur. Sorumluluk üstlenme imkanından tamamen yoksun olan bir varlığı, eylemleri karşısında aynı anlamda sorumlu tutamayız. Fakat özgürlüğü yalnızca seçim yapabilme yeteneğine indirgediğimizde de onun etik anlamını kaybederiz. Özgür olmak, başkasının varoluşunun sonuçlarından kaçabilmek değildir. Özgür olmak, eylemlerimizin başkaları üzerindeki sonuçlarını üstlenebilmektir.

Öteki tam da bunu hatırlatır bize. Onun varoluşu karşısında sorumluluğumuzu görünür kılar. Bize özgürlüğümüzün bir imtiyaz değil, bir yükümlülük olduğunu gösterir. Bu nedenle öteki, özgürlüğümüzü elimizden alan değil, özgürlüğümüzü etik anlamıyla bize geri verendir. Hatta bu anlamda öteki, bize özgürlüğümüzü bahşedendir. Çünkü sorumluluğumuzu hatırlatarak özgürlüğün ne olduğunu açığa çıkarır.

Ve işte tam da bundan dolayı ötekinden nefret edebiliriz. Çünkü biz özgürlüğü sorumluluk olarak değil, sorumsuzca sahip olabileceğimiz bir imtiyaz olarak yaşamak istiyoruz. Başkasına karşı hiçbir yükümlülük taşımadan özgür olmak istiyoruz. Adil görünmek ama adaletin bedelini ödememek istiyoruz. Ahlaklı sayılmak ama ahlakımızın eylemsel sonuçlarına katlanmamak istiyoruz. Başkasını tanıdığımızı söylemek ama onun gerçekten kendisi olarak kalmasına izin vermemek istiyoruz.

Öteki bütün bu isteklerimizin önüne dikiliyor. Bize özgürlüğün sorumluluk olduğunu söylüyor. Ve biz, bu sorumluluğun sesini kısmak istiyoruz.

Felsefe Tayfasının Öteki Üzerine Entelektüel Mastürbasyonu

Şimdi dönüp felsefe tayfasına yeniden bakalım. Ötekinin yüzünü anlatan, başkalığın kutsallığından söz eden, etik üzerine koca koca laflar eden bu entelektüel çevreler, gerçekten karşılaştıkları öteki karşısında ne yapıyorlar? Kendilerine itiraz eden, düşünsel konforlarını sarsan, ahlaki tutarlılıklarını sorgulayan, sahip oldukları ayrıcalıkları görünür kılan bir insan karşısında nasıl davranıyorlar? Ötekinin yüzünü mü görüyorlar, yoksa onu susturmanın yollarını mı arıyorlar? Onun sesini mi dinliyorlar, yoksa kendi söylemlerinin içine hapsederek etkisizleştirmeye mi çalışıyorlar?

Öteki üzerine konuşmanın entelektüel mastürbasyona dönüşmesi işte budur. Öteki, hakkında konuşulduğu sürece değerlidir, ama konuşmaya başlayan öteki ise tehlikelidir. Öteki, bizim düşüncelerimizi doğruladığı sürece saygıyı hak eder; düşüncelerimizi sorguladığında haddini bilmesi gerekir. Öteki, ahlaki duyarlılığımızı sergilememize hizmet ettiği sürece sevimlidir, kendi varoluşunu bizim ahlaki gösterimizin nesnesi olmaktan çıkardığında dayanılmazdır.

Ne kadar da tanıdık! İşte bu nedenle öteki üzerine konuşan herkesin önce kendisine şu soruyu sorması gerekir: Ben gerçekten ötekiyle karşılaşmak mı istiyorum, yoksa öteki kavramını kullanarak kendime ahlaki bir üstünlük mü inşa ediyorum? Ötekinin varoluşunu mu savunuyorum, yoksa onun varoluşu üzerinden kendimi mi yüceltiyorum? Ötekiye karşı sorumluluk mu üstleniyorum, yoksa sorumluluk üzerine konuşarak sorumluluktan mı kaçıyorum?

Çünkü bazen bir kavramı sürekli tekrarlamak, o kavramın işaret ettiği gerçeklikle karşılaşmamanın en etkili yoludur. Öteki üzerine durmadan konuşmak, ötekinin somut varoluşundan kaçmanın entelektüel bahanesine dönüşebilir. İnsan böylece hiçbir imtiyazından vazgeçmeden adaletçi, hiçbir konforundan ödün vermeden özgürlükçü, hiçbir sorumluluk üstlenmeden etikçi olabilir.

Sözcükler ne kadar da kullanışlı, değil mi?

Ötekini Üreten BİR’in Narsisizmi ve Egemenlik Arzusu

Fakat ortada yalnızca felsefe çevrelerine ilişkin bir sorun yok. Daha köklü bir sorunla karşı karşıyayız. Belki de öteki dediğimiz şeyin kendisi, bizim egemenlik arzumuzun ürünüdür. Belki öteki, kendinde öteki değildir. Belki öteki dediğimiz varlık, kendisini merkez olarak kuran BİR’in kendisine tabi kılamadığı varoluşa verdiği addır.

Çünkü BİR, kendisini ölçü olarak dayatır. Kendisi dışında kalan her şeyi kendisine göre tanımlar. Kendisine benzeyeni kabul eder, benzemeyeni dışlar, dışladığını ötekileştirir, ötekileştirdiğini yönetmeye çalışır. BİR’in tahammül edemediği şey, kendi dışında ve kendisine indirgenemeyen bir varoluşun bulunmasıdır. Onun için birlik, çoğu zaman birlikte var olmak değil, farklı olanın aynılaştırılmasıdır. Çokluğun kendisi olarak var olması değil, TEK’in egemenliği altında düzenlenmesidir.

Bu nedenle öteki, BİR’in narsisizmini açığa çıkarır. BİR’in kendisini bütün varoluşların merkezi olarak görme iddiasını sarsar. Onun bütünlüğünü bozar. Kendisi dışındaki varoluşlar üzerinde sahip olduğunu düşündüğü belirleme hakkını sorgulatır. BİR’in kendi dışına taşamayan ahlakını, kendi imtiyazlarını koruyan adaletini ve başkasını kendisine tabi kılan özgürlük anlayışını görünür kılar.

Burada çok önemli bir soru ortaya çıkıyor: Ötekini kim öteki yaptı? Başkasının kendisi olarak var olması neden bir sorun haline geldi? Farklı olanın varoluşu neden bir tehdide dönüştü? Kim kendisine, başkasını kabul etme veya reddetme yetkisi verdi? Kim kendi değerlerini evrensel, kendi yaşam biçimini makbul, kendi imtiyazlarını hak, kendi egemenliğini adalet olarak tanımladı?

Öteki belki de başkasının farklılığından değil, kendisini BİR olarak kuran egemenliğin farklılığa tahammül edememesinden kaynaklanıyor. O halde ötekiyi kabul etmekten söz etmek bile yeterli değildir. Çünkü kabul edenin hala egemen konumda bulunduğu bir ilişkide, kabulün kendisi de bir imtiyaza dönüşür. Ben seni kabul ediyorum dediğim anda, seni kabul etmeme yetkisinin de bende bulunduğunu ima etmiş olabilirim. Sana hoşgörü gösteriyorum dediğimde, hoşgörümü geri çekme hakkını kendimde saklı tutabilirim. Senin varoluşunu tanıyorum dediğimde, o varoluşun benim tanımama ihtiyaç duyduğunu varsayabilirim. İşte egemenliğin en sinsi biçimi budur: Başkasının varoluşunu onaylama yetkisini kendinde görmek.

Belki de gerçekten etik olan, ötekini kabul eden yüce gönüllü bir özneye dönüşmek değil, kendimizi kabul eden makam olarak konumlandırmaktan vazgeçmektir yani sahip olmaya çalışmayı bırakıp birlikte var olmaya yani OLMAYA başlamaktır. Çünkü başkası, bizim ona gösterdiğimiz hoşgörü sayesinde var olmuyor. Bizim onu tanımamız sayesinde varlığa gelmiyor. Bizim ahlaki onayımız sayesinde yaşamaya hak kazanmıyor. O zaten vardır. Bizden önce, bizim dışımızda, bizim irademize indirgenemeyen bir varoluşa sahiptir.

Ve işte buna katlanamıyoruz. Çünkü başkasının bizim onayımıza ihtiyaç duymadan var olması, kendimizi egemen olarak kurma arzumuzu tehdit ediyor. Ötekiyle karşılaşmanın dehşeti burada yatıyor. Öteki bizi yalnızca kendi ahlakımızla yüzleştirmiyor, kendimizi merkeze yerleştirme alışkanlığımızı da sorgulatıyor. Bize yalnızca kötü insanlar olabileceğimizi değil, iyi insan olduğumuza ilişkin anlatımızın da bir egemenlik biçimine dönüşebileceğini gösteriyor.

Etik Aynanın Parçalandığı, Adalet İmtiyazın Sorgulandığı Yerde Başlar

Bütün bunlardan sonra şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Adalet nerede başlar? Ahlak nerede başlar? Etik nerede başlar?

Bana kalırsa bunların hiçbiri insanın kendisini iyi, haklı, ahlaklı ve özgür hissettiği yerde başlamaz. Bunların gerçek sınavı, kendimizi haklı hissetmemize rağmen başkasının talebini işitmek zorunda kaldığımız yerde başlar. İmtiyazlarımızı korumak istediğimiz halde onların adil olup olmadığını sorgulayabildiğimiz yerde başlar. Ötekini susturmak istediğimiz halde onun sesini ortadan kaldırmadığımız yerde başlar.

Etik, insanın kendisine hayran olduğu bir ayna değildir. Etik, o aynanın parçalandığı yerde başlar. Adalet, makbul olanın konforunu koruyan bir bekçi değildir. Adalet, makbulün konforunun kimin yoksunluğu üzerine kurulduğunu sorguladığımız yerde başlar. Özgürlük, başkalarının varoluşunu kendi irademize tabi kılma yetkisi değildir. Özgürlük, başkasının varoluşu karşısında sorumluluğumuzu üstlenebilmektir.

Öteki de bütün bunların ortasında, bizim yüzümüze bakmaktadır. İğrenç bulduğumuz, korktuğumuz, tahammül edemediğimiz, susturmak istediğimiz öteki. Fakat onun iğrençliği, bizim ondan duyduğumuz tiksintidedir. Onun korkunçluğu, bizim egemenlik arzumuzun sarsılmasındadır. Onun dayanılmazlığı, kendimiz hakkında kurduğumuz ahlaki masalın yıkılmasındadır. Öteki kendi varoluşunu sürdürürken, biz onda kendimizin saklamak istediğimiz yüzünü görürüz.

Bu nedenle ötekiyle karşılaşma, bir başkasını keşfetmekten önce, kendimizle ilgili katlanamadığımız bir hakikatin açığa çıkmasıdır. Öteki bize ahlaksızlığımızı gösterir. İkircikliğimizi gösterir. İmtiyazlarımızı gösterir. Adaletimizin sınırlarını gösterir. Özgürlük dediğimiz şeyin nasıl bir egemenlik arzusuna dönüşebildiğini gösterir. Ve bütün bunları yaparken bizden bir şey ister: Sorumluluk.

İşte kaçtığımız şey budur. Biz ötekiden değil, ötekinin bize yüklediği sorumluluktan kaçıyoruz. Onun yüzünden değil, o yüzde gördüğümüz kendi ikiyüzlülüğümüzden kaçıyoruz. Onun yardım çığlığından değil, o çığlığın bizi kendi imtiyazlarımızla hesaplaşmaya zorlamasından kaçıyoruz.

Çünkü sorumluluk üstlenmek, bazen sahip olduklarımızın bir bölümünden vazgeçmeyi gerektirir. Bazen hak sandığımız şeyin imtiyaz olduğunu kabul etmeyi, bazen kendi değerlerimizi sorgulamayı, bazen de kendimize ilişkin bütün ahlaki anlatıyı yeniden düşünmeyi gerektirir.

Ve biz bunları yapmak istemiyoruz. Biz öteki üzerine konuşmak istiyoruz. Öteki üzerine kitap yazmak istiyoruz. Ötekinin yüzünden söz etmek, etik üzerine nutuk atmak, özgürlük üzerine aforizmalar patlatmak istiyoruz. Ama ötekinin gerçekten yüzümüze bakmasını istemiyoruz.

Çünkü o yüz bize bir soru soruyor: Bütün bu söylediklerinin bedelini ödemeye hazır mısın?

Ötekinin Yüzü, Yardım Çığlığı ve Felsefenin Gerçek Sınavı

İşte felsefenin de, ahlakın da, adaletin de, özgürlüğün de gerçek sınavı burada başlıyor. Ötekiyle gerçekten karşılaştığınızda ne yapıyorsunuz? Kaçıyor musunuz? Susturuyor musunuz? Kendinize mi benzetiyorsunuz? Kendi ahlakınızın, kendi adaletinizin, kendi özgürlüğünüzün nesnesine mi dönüştürüyorsunuz? Yoksa bütün o tiksintiye, öfkeye, korkuya, huzursuzluğa ve kendi egemenliğinizin sarsılmasına rağmen onun kendisi olarak var olmasına tahammül edebiliyor musunuz?

Çünkü öteki üzerine güzel konuşmanız umurumda değil. Ötekinin yüzü hakkında kaç kitap okuduğunuz da umurumda değil. Ötekilik üzerine ne kadar derinlikli kavramlar ürettiğiniz, kaç filozofun adını yan yana sıraladığınız, başkalık hakkında ne kadar etkileyici aforizmalar patlattığınız da umurumda değil.

Bana ötekiyle karşılaştığınızda ne yaptığınızı söyleyin. Kendi imtiyazlarınız sarsıldığında ne yaptığınızı söyleyin. Kendi konforunuz bozulduğunda ne yaptığınızı söyleyin. Kendi değerleriniz sorgulandığında ne yaptığınızı söyleyin. Başkasının varoluşu sizin egemenliğinize sığmadığında ne yaptığınızı söyleyin.

Çünkü insanın etik niteliği, öteki üzerine kurduğu cümlelerin güzelliğinde değil, ötekinin karşısında gerçekleştirdiği eylemlerde açığa çıkar.

Ve unutmayalım: Öteki bizim ahlaki gelişimimiz için var değildir. Bizim özgürlüğümüzü yüceltmek, adalet anlayışımızı olgunlaştırmak veya felsefi söylemlerimize derinlik kazandırmak için var değildir. Ötekinin varoluşu, bizim düşünsel ve ahlaki ihtiyaçlarımızın hizmetinde değildir. O, bizim için var değildir. Kendi varoluşu içerisinde vardır. Onunla karşılaşmamızın bize sorumluluk yüklemesi, onun varoluşunun amacının bizi sorumlu kılmak olduğu anlamına gelmez.

Belki de kabul etmekte en çok zorlandığımız hakikat budur: Başkası bizim için var değildir. Ve belki de bütün bu felsefi gevezeliğin, bütün bu ahlaki gösterinin, bütün bu adalet ve özgürlük nutuklarının ardında gizlenen şey, tam da bu hakikate tahammül edemeyişimizdir.

Çünkü öteki, bizim sahip olamadığımızdır. Kendileştiremediğimizdir. Kendi egemenliğimiz altında eritemediğimizdir, diyalektik içinde sentezleyemediğimizdir. Kendi ahlakımızın sınırlarına hapsedemediğimizdir. Bizim bütünlüğümüzü bozan, BİR olma arzumuzu tehdit eden, kendi varoluşunu bizim onayımıza ihtiyaç duymadan sürdürebilendir.

Bu yüzden öteki korkunçtur. Bu yüzden öteki iğrençtir. Bu yüzden öteki mide bulandırıcıdır. Fakat bu iğrençlik, ötekinin varoluşundan çok, bizim ona karşı duyduğumuz tahakküm arzusunun açığa çıkardığı iğrençliktir.

Ve belki de en büyük sahtekârlığımız, kendi içimizdeki bu iğrençliği ötekinin üzerine yıkmamızdır.

Sonuç: Ötekiyle Karşılaşmak, Kendi İkiyüzlülüğümüzle Karşılaşmaktır

Sonuç olarak, eğer gerçekten bir etikten söz edeceksek, onun başlangıcını kendi ahlaki üstünlüğümüzde değil, ötekinin yüzünde aramak zorundayız. Eğer gerçekten bir adaletten söz edeceksek, onun ölçüsünü makbulün imtiyazlarında değil, ötekinin susturulmuş yardım çığlığında aramak zorundayız. Eğer gerçekten özgürlükten söz edeceksek, öetikine karşı sorumluluk üstlenebilme imkanında aramak zorundayız.

Çünkü öteki bize sorumluluğumuzu hatırlatır. Sorumluluğumuz özgürlüğümüzü açığa çıkarır. Özgürlüğümüz ise başkasının varoluşunu kendi egemenliğimize teslim etmeden yaşayabildiğimiz ölçüde etik bir anlam kazanır.

Öteki üzerine konuşmak kolaydır. Ötekiyi sevmek de kolaydır, yeter ki o öteki sizin istediğiniz gibi olsun. Ama sizin istediğiniz gibi olan zaten öteki değildir, sizin kendinize benzettiğinizdir.

Öteki, bizim tahammül edemediğinizdir. Öteki, bizim imtiyazınızı tehdit edendir. Öteki, bizim ahlakınızın sahtekarlığını yüzünüze vurandır. Öteki, özgürlüğünüzün sorumluluk olduğunu hatırlatandır. Ve öteki, tam da bu nedenle, susturmak istediğinizdir.

Ama onun sesini susturduğunuz anda, kendi ahlakınızın da, kendi adaletinizin de, kendi özgürlüğünüzün de içini boşaltmış olursunuz.

Çünkü adalet, makbulün imtiyazında değil, ötekinin yüzündedir. Etik, kendinizden duyduğunuz ahlaki memnuniyette değil, ötekinin yardım çığlığındadır. Özgürlük ise başkasına karşı üstlenmek zorunda olduğunuz sorumluluktur.

Öyleyse bırakın artık öteki üzerine mastürbasyon yapmayı. Bırakın ötekinin yüzü üzerinden kendinize ahlaki bir güzellik inşa etmeyi. Bırakın başkasının varoluşunu kendi entelektüel gösterinizin nesnesine dönüştürmeyi.

Ötekiyle karşılaşın.

Ve o karşılaşmanın yarattığı dehşetten kaçmadan, kendinizdeki tahakküm arzusunu görün. Çünkü ötekiyle karşılaşmak, sizin ne kadar ahlaklı olduğunuzu kanıtlamaz. Ötekiyle karşılaşmak, ne kadar ahlaklı olduğunuzu iddia etmeden önce, gerçekte ne kadar ikiyüzlü olabildiğinizle yüzleşmektir.

Ve belki de bütün mesele bundan ibarettir:

biz ötekinden nefret etmiyoruz yalnızca. Ötekinin karşısında ortaya çıkan kendi hakikatimize yani iki yüzlülüğümüze tahammül edemiyoruz.

ÖTEKİ İĞRENÇTİR: FELSEFENİN İKİYÜZLÜLÜĞÜ, AHLAKIN SAHTEKARLIĞI VE ÖTEKİYLE KARŞILAŞMANIN DEHŞETİ

  Öteki Üzerine Konuşmak ile Ötekiyle Karşılaşmak Arasındaki Uçurum Felsefe tayfasının üzerinde konuşmaktan, aforizmalar patlatmaktan, kavra...